Zeki, çevik ve ahlaklı olmak: Sporun unutulan üç şartı
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim” sözü, yalnızca sportif başarıyı değil, sporun bir karakter inşası alanı olduğunu da vurgular. Bu cümlede yer alan üç kelime, aslında sporun omurgasını oluşturur. Zekâ; oyunu okuma, strateji kurma ve kendini geliştirme yeteneğidir. Çeviklik; sadece fiziksel hız değil, değişen koşullara uyum sağlayabilme becerisidir. Ahlak ise tüm bunları meşru, adil ve onurlu bir zeminde yapabilmektir. Bugün Türkiye’de sporun yaşadığı temel kriz, tam da bu üçüncü şartın, yani ahlakın aşınmasıdır.
Son yıllarda sporcuların, spor yöneticilerinin ve hatta hakemlerin bahis ağlarıyla ilişkilendirildiği iddialar, zaman zaman da uyuşturucu kullanımı ve ticaretiyle anılan isimler, sporun toplum nezdindeki güvenilirliğini derinden sarsıyor. Tribünlerde, ekran başında ya da çocuklarını spor okullarına yazdıran ailelerin kafasında aynı soru dolaşıyor: “Bu oyuna gerçekten güvenebilir miyiz?”
Bahis meselesi, sporun ruhunu en çok yaralayan alanlardan biri. Çünkü bahis, yalnızca bir para kazanma aracı değildir; sonucu önceden belirlenmiş ya da en azından şüpheli hale gelmiş bir müsabaka, spor olmaktan çıkar. Sahadaki bir futbolcu için kaçırılan penaltı, bir hakem için verilmeyen faul, bir yönetici için yapılan transfer artık sportif bir tercih değil, “oranlara” etki eden bir hamle olarak algılanmaya başlar. İşte tam bu noktada Atatürk’ün “ahlak” vurgusu anlamını yitirir; zekâ kurnazlığa, çeviklik fırsatçılığa dönüşür.
Uyuşturucu ise sporcu özelinde daha derin bir trajedidir. Performans baskısı, kısa yoldan başarı arayışı, sakatlık korkusu ve popüler kültürün yarattığı sahte yıldızlık algısı, bazı sporcuları bu bataklığa sürüklüyor. Oysa spor, sağlıklı beden ve ruhun sembolü olması gerekirken, bağımlılıkla anıldığında topluma verilen mesaj son derece yıkıcıdır. Gençler için rol model olması gereken isimlerin bu tür alışkanlıklarla gündeme gelmesi, sporun eğitici gücünü tersine çevirir.
Yöneticiler cephesinde tablo daha da kaygı verici. Spor kulüplerini şirket gibi yöneten, ancak etik kuralları ikinci plana atan anlayış; kısa vadeli başarı uğruna her yolu mübah görebiliyor. Şeffaflıktan uzak yönetimler, denetimsiz finansal yapılar ve cezasız kalan skandallar, bu çürümeyi besliyor. Hakemler ise bu zincirin en hassas halkası. En küçük bir şaibe bile, yıllarca emek verilerek kurulan güveni bir anda yok edebiliyor.
Peki çözüm nerede? Çözüm, Atatürk’ün sözünü bir duvar yazısı olmaktan çıkarıp, gerçek bir ilkeye dönüştürmekte yatıyor. Sporcu yetiştirirken yalnızca kondisyon ve teknik değil, etik eğitim de vermek zorundayız. Kulüp yöneticileri için liyakat ve şeffaflık vazgeçilmez olmalı. Hakemler ise bağımsız, güçlü ve her türlü dış etkiden korunmuş bir sistem içinde görev yapmalı. En önemlisi de, suçun üzeri örtülmemeli; kim olursa olsun, forma rengine ya da makamına bakılmaksızın adalet işletilmelidir.
Atatürk’ün sevdiği sporcu profili, madalya kazandığı için değil; kazansa da kaybetse de ahlakını koruduğu için değerlidir. Eğer bugün Türkiye’de spor yeniden saygın bir yere kavuşacaksa, bu dönüşüm sloganlarla değil, ahlakı merkeze alan cesur kararlarla mümkün olacaktır. Aksi halde sahadaki skorlar değişir, kupalar el değiştirir; ama kaybedilen güveni geri getirmek çok daha uzun yıllar alır.