ABD vatandaşlık kimliği çöküyor mu, yoksa kendini yenileme sürecinde mi?

YAYINLAMA:

1.GİRİŞ: EPSTEIN DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

En son Epstein Davası’na dair ABD Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı belgeler sosyal medyada hararetle tartışıldı. Tabii ki, yayınlanan belgelerin çok geniş ve heterojen bir küme oluşturması ve resmi anlamda ne derece delil teşkil ettiği tartışmalı olmasına rağmen yarattığı genel izlenim şudur: ABD’de ve dünyada yüksek gelir ve servet grubuna sahip bir zümre ahlak dışı ilişkiler, siyasetçilere yönelik şantajlar ve benzeri gayr-ı kanuni eylemlerle güç ve servet temerküz etmekteydiler. Geçen yazıda değindiğim ABD’nin kimliği meselesi de burada “cuk” yerine oturuyor. Kurucu Babaların adil Cumhuriyet, bireysel hak ve özgürlükler, demokratik katılım ve milli dayanışma idealleri etrafında temellerini attığı bir devlet ve onun vatandaşlarından oluşan toplum nasıl bu ahlaksızlık, istismar ve imtiyaz batağına düşebilirdi? İlk yazıyı okuyanlar için buna cevap vermek daha kolaydır: ABD’nin bugünkü kimliğini oluşturan ana etken Kurucu Babalara rağmen ve onlarla beraber “frontier town - sınır kasabası” sosyolojisidir. Yani daha bilinen şekliyle Vahşi Batı…

Amerika Birleşik Devletleri üzerine “frontier town - sınır kasabası” anlatısı, yalnızca tarihsel bir dekor değildir; modern Amerikan kimliğinin hem ahlaki dilini hem de kurumsal reflekslerini besleyen bir kök anlatıdır. Frederick Jackson Turner’ın 1893 tarihli “sınır kasabası tezi”, ABD’nin toplumsal ve siyasal karakterinin batıya yayılma ve sınır deneyimiyle şekillendiğini ileri sürerken, aslında bugün hâlâ canlı olan bir gerilime işaret eder: Kurucu ideallerin yüksek normatif ahlakı ile Vahşi Batı’da “hayatın sertliği” içinde oluşan betimleyici ahlak pratiği arasındaki mesafe.

ABD içinde bugün tartışılan iktidarda nüfuz ve servet sahibi zümrelerin ahlaksız menfaat ilişkilerine girmeleri, bunun diğer ülkelerin önemli şahsiyetlerine kadar ulaşması ister istemez şu soruyu ortaya çıkarıyor: ABD sistemi artık adalet ve eşitlik, refah ve mutluluk üretmeyen bir sisteme mi dönüştü? Bu süreç ABD toplumunun kimliğini ortadan kaldıracak bir çatışmaya ve sistemin çökmesine yol açabilir mi? Kuşkusuz Kurucu Babaların idealleri ile artık küresel hegemon ve teknoloji lideri olan bir ülkenin iktisadi ve sınıfsal pratiği arasında büyük farklar olacaktır. İşte bu yazıda yukarıdaki bu soruları cevaplamaya çalışacağım.

2. BETİMLEYİCİ AHLAKI NORMATİF AHLAKA UYDURMAYA ÇALIŞAN TOPLUMSAL MEKANİZMA

Betimleyici ahlak kısaca bir toplumdaki kurulu düzen ve bu düzenin egemen sınıflarının ahlaki değer ve normlarını tanımlar. Normatif ahlak ise zaman ve mekandan bağımsız olarak evrensel değer ve normları temsil eder. Betimleyici ahlakın normatif ahlaktan farklılaşması durumunda toplumun “iyi, doğru, adil” veya “kötü, yanlış ve adaletsiz” olarak tanımladığı değerler ile kurulu düzenin tanımladığı değerler birbiri ile çelişir. Bu durumda benim “ahlak krizi” dediğim durum ortaya çıkar. Eğer kurulu düzenin betimleyici ahlakı belli aralıklarla çağın şartlarına göre normatif ahlaki değerlere yakınsamazsa toplumu bir araya getiren ortak kimlik ve değerler çözülebilir.

Betimleyici ve normatif ahlak arasındaki bu gerilimi görmezden gelen iki uç yaklaşım, Türkiye’de de sıkça karşımıza çıkar. Birincisi, özellikle aşırı ideolojik okumalarda görülen “ABD bitti/yıkılıyor” söylemidir: eşitsizlik, kutuplaşma ve kurumsal tıkanma gibi olguları tek çizgili bir “çöküş teleolojisine” bağlar. İkincisi ise daha liberal-romantik bir çizgide “ABD özgürlüğün beşiği, medeniyetin ufku” anlatısıdır: Amerikan sisteminin eleştiri kapasitesini ve bilim-teknoloji dinamizmini, neredeyse kusursuz bir normatif ahlaki modele dönüştürür. Oysa daha verimli olan üçüncü bir okuma vardır: ABD ne bir Cennet’tir ne de kaçınılmaz bir çöküş senaryosunun sahnesidir. ABD kurumlarının ve toplumsal dinamiklerinin ayırt edici tarafı, betimleyici ahlak ile normatif ahlak arasındaki mesafeyi bütünüyle koparmadan, zaman zaman sancılı da olsa, revizyon üretebilmesidir.

3. AMERİKALILAR İÇİN AMERİKALI OLMAK NE DEMEKTİR?

Bu “revizyonu” anlamak için önce ABD’nin kendini bir arada tutma biçimine bakmak gerekir. Kıta Avrupa geleneğinde “ulus” çoğu zaman tarih, etnisite ve kadim kurumlar üzerinden tarif edilir; ABD’de ise kimlik daha çok bir “siyasal üyelik” ve ortak bir semboller dili üzerinden kurulur. Bu noktada Robert N. Bellah’ın meşhur “American civil religion – Amerikan sivil dini” yaklaşımı önemlidir: ABD’de mezhep üstü bir “sivil din” (bayrak, yemin, ulusal günler, kurucu metinlerin kutsal metin benzeri dolaşımı) toplumsal entegrasyonun sembolik zeminini üretir. Bu zemin, farklı kökenlerden gelen insanların “aynı hikâyede” buluşmasını sağlar; fakat aynı zamanda o hikâyeyi sürekli tartışmaya açtığı için, keskin bir çatışma dili de üretir. ABD’nin paradoksu şudur: İnsanlar çoğu zaman aynı metinlere dayanarak kavga eder; ama bu, hâlâ ortak bir “referans dilinin” varlığına işaret eder.

Ne var ki bu sembolik zemin, tek başına yeterli değildir. Modern ABD’de “iki farklı Amerika” hissini büyüten esas dinamik, ekonomik ve toplumsal tecrübenin giderek ayrışmasıdır. Gelir eşitsizliği, birçok göstergede yüksek seyretmektedir; Dünya Bankası verisini derleyen Federal Reserve Bank of St. Louis (FRED) serisinde ABD Gini endeksi uzun dönemli yüksek bir bantta izlenmektedir. Bu tür bir eşitsizlik, salt “gelir” meselesi olmaktan çıkar; kimliğin sosyolojik ve ahlaki boyutuna taşınır: “Sistem kimin için çalışıyor?” sorusu, yalnız ekonomi politik bir soru değil, aynı zamanda bir meşruiyet sorusudur. Bu meşruiyet tartışmasını daha da sertleştiren boyut ise servet ve fırsat eşitsizliğinin ırksal hatlarla da çakışabilmesidir. Federal Reserve Board’ın Survey of Consumer Finances temelli değerlendirmeleri, servet farklarının kalıcılığına ve belirsizlik yükünün özellikle beyaz olmayan hanelerde daha yüksek seyrettiğine dikkat çeker.

4. VAHŞİ BATI RUHU DEVREYE NASIL GİRİYOR?

Tam da bu noktada “sınır kasabası mitleri” yeniden devreye girer. Sınır kasabasındaki “kendi güvenliğini kendin sağla” mantığı, modern dönemde “rekabet içinde ayakta kalma” kültürüyle birleştiğinde, bir kesimde yüksek dinamizm ve girişimcilik, başka bir kesimde ise güvencesizlik ve dışlanmışlık duygusu üretebilir. Sonuç: Aynı ülkeye bakan iki farklı toplumsal algı… Bir yanda teknoloji-finans-bilim kümelerinde yoğunlaşan bir “yüksek kapasite Amerika’sı”, diğer yanda yaşam maliyeti, borçluluk ve hareketlilik kanallarının daralmasıyla sıkışan bir “güvence arayan Amerika.” Nitekim Gallup verilerine dayanan güncel haberler, Amerikalıların gelecek yaşam kalitesine ilişkin beklentilerinin son yılların en düşük seviyelerine indiğini; bunun da ekonomik baskılar ve siyasal huzursuzlukla birlikte okunduğunu gösteriyor.

5. ABD’DE BİR KİMLİK ÇATIŞMASI MI BAŞLIYOR?

Buraya kadar tablo, “kimlik çatışması” için bol malzeme sunuyor. Fakat vurgulamak istediğim kritik nokta—ve iki uç anlatıyı da aşan nokta—şudur: ABD, bütün bu gerilimlere rağmen, kendi yüksek servet ve güç çevrelerini sert biçimde eleştirebilen bir tartışma kültürüne sahiptir. Bu, “sistemin kusursuzluğu” değil; sistemin içinde işleyen ve çoğu zaman sistemi rahatsız eden bir denetim ekosistemi demektir. Araştırmacı gazetecilik, davalar, sivil toplum kampanyaları, üniversite ve düşünce kuruluşları, eyalet yönetimi – federal hükümet dengesi… Bunlar bazen kutuplaşmayı artırır; ama aynı zamanda “suskunluk düzenini” kırar. Bu nedenle ABD’nin istikrarı, çelişkilerini yok etmesinden değil, çelişkilerini görünür kılıp yeniden müzakere edebilmesinden beslenir.

Bu müzakerenin kurumsal motorlarından biri federalizmdir. ABD’de farklı eyaletlerin farklı çözümler denemesi, “aynı toplum içinde çoklu politika deneyleri” yapılmasına imkân verir. Louis D. Brandeis’ın meşhur ifadesiyle, federal sistemin “mutlu rastlantılarından” biri, tek bir cesur eyaletin “laboratuvar” gibi davranabilmesidir. Elbette bu “laboratuvar” metaforu her zaman çalışmaz; kimi zaman yamalı bohça, kimi zaman eşitsiz hak rejimleri üretir. Fakat yine de, revizyon kapasitesinin önemli bir parçasıdır: başarılı olan yerel deneme yayılır; başarısız olan geri çekilir; bu süreç, normatif ideallerle betimleyici ahlak pratiği arasındaki mesafeyi yeniden ayarlamaya yarar.

6. ABD KURULU DÜZENİ NASIL YENİLEYEBİLİYOR?

Bu çerçeveden bakınca, “ABD’nin kendini yenileyebilmesi” dediğimiz şey aslında üç koşula bağlıdır. Birincisi, fırsat kanallarının (eğitim, istihdam, girişim, konut erişimi) geniş kitlelerce “gerçek” hissedilmesi; aksi halde “Amerikan Rüyası” anlatısı meşruiyet üretmek yerine kırgınlık üretir. Nitekim Pew Research Center verileri, alt ve üst gelir grupları arasında “Amerikan Rüyası hâlâ mümkün mü?” sorusunda anlamlı bir yarılma olduğunu gösteriyor. İkincisi, hukukun eşit işlemesi algısının korunmasıdır; “elit dokunulmazlığı” kanaati yaygınlaştıkça normatif idealler, gündelik tecrübenin gözünde hızla aşınır. Üçüncüsü ise ortak gerçeklik zeminidir: parçalanmış medya evrenleri ve algoritmik yankı odaları, ortak referans dilini zayıflatırsa, sivil dinin birleştirici tarafı azalır; geriye saflaştırıcı, dışlayıcı ve bloklaşmış kimlikler kalır.

Dolayısıyla “iki ABD” hissini, bir “çöküş” değil, bir sosyal sözleşme pazarlığı olarak okumak daha isabetlidir. ABD’nin tarihsel gücü, sert gerilimlerden sonra kısmi düzeltmeler ve yeni dengeler kurabilmesidir; fakat bugün bu mekanizma daha yüksek tansiyon altında çalışıyor. Eşitsizlik, göç, ırksal adalet tartışmaları ve teknoloji devriminin işgücü piyasasını dönüştürmesi aynı anda yaşanınca, revizyon çabası kolaylıkla “sistem krizi” hissine bürünebilir. Burada belirleyici soru şudur: Revizyon mekanizması, betimleyici ahlak pratiği ile normatif ahlak idealleri arasındaki mesafeyi makul bir bantta tutabilecek mi; yoksa mesafe kalıcı bir “iki toplum” duygusuna mı dönüşecek?

7. SONUÇ:

Sonuç olarak, benim yaklaşımım—“ABD çökecek/dağılacak” gibi çocukça komplo okumalarına düşmeden, ama “medeniyetin kusursuz ufku” romantizmine de kapılmadan—hem analitik hem de öğretici bir çizgi sunmayı amaçlıyor. Sınır kasabasından bugüne uzanan hikâyeyi şöyle bağlamak mümkündür: Vahşi Batı’da düzen boşluğunu birey dolduruyordu; modern ABD’de düzenin bozulduğu anlarda boşluğu çoğu zaman tartışma kültürü + hukuk + federal deney + sivil toplum doldurmaya çalışıyor. Bu kapasite, ABD’nin en büyük avantajıdır; ama aynı zamanda, eşitsizliğin ve kimlik bloklaşmasının arttığı bir çağda, sınanan en hassas damar da yine burasıdır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...