ABD’nin Çin çıkartması: Ne gördük?
Trump Yönetiminin Çin çıkartması bitti, ABD Başkanı evine döndü ve sinirle İran’ın Hürmüz’de geçiş sistemi düzenlemeleri ile ilgili kararlarını öfkelenerek okudu. Ne diyelim ziyaret- çok iyi geçmiş bir ilk buluşma heyecanında Trump- ne Doğu ne de Batı cephesinde çok bir şey değiştirmiş görünmüyor. Yine de önemini ve verilen bazı mesajların ABD ve Çin ilişkileri ve her iki ülkenin stratejik duruşu için çok şey anlattığı gerçeğini yadsımamak gerek. Öyle ki Putin, taaa Kremlin’lerden kalkıp Beijing’e gelip neler oluyor diye sormak konusunda tetiklenmiş görünüyor. Eminim, Rusya’da Moskova-Beijing ilişkilerinin ne kadar özel olduğu konusunda temin edilecek, belki de Putin, Trump’ın huşu içerisinde gezdiği ve “dünyanın en güzel gülleri bunlar” mealinde iltifatlar savurduğu aynı gül bahçesinden gül koklama şansına erişecektir. Zaten kimi bahçelerde, Trump, Xi’ye dönüp sordu: Benden önce kim ziyaret etti buraları, başkalarını da getiriyor musunuz buralara. Çin devlet başkanı büyük bir tecrübe ile çok az kişinin ziyaretine izin verildiği, güllerin arasında gezme şansına çok az liderin, örneğin Putin’in, mazhar olduğunu söyledi. Bu sahne üzerinden dahi binlerce espri yapabiliriz ve açıkçası kendimizi zor tutuyoruz, ama ciddi işlere dönmek zorundayız. Ve ciddi işlere döndüğümüzde de şunu itiraf etmeliyiz: Çin diplomasisinin yumuşak anlatıları zafer formatına sokmak konusunda büyük bir mahareti var. ABD heyetinin “çocuklar gibi şen” Tiananmen’in kıyıcığında bekleyiş hallerinin ABD Kongresinde biraz buruk karşılanmasının nedeni bu. ABD’nin eski Çin büyükelçisi, tabi Biden zamanı sertlik politikasının bir neferiydi kendisi, Nicholas Burns şöyle ifade etmiş: “Biraz zayıf göründük sanki”.
Boşanmadan aşk tazelemeye
Dünya “kim kimin önünde daha çok selam durdu” tartışadursun, her iki ülkenin de karşısındakinin statüsü ile ilgili bir şey söyleyebilme alanını birbirine tanıdığı bir ziyaret oldu. Bu bakımdan, 2015 sonrası sıklıkla tartışılan “sert mi yumuşak mı decoupling” olacak sorusu farklı bir cevaba ulaşmış oluyor. Decoupling terimi bize şunu anlatıyordu. ABD ve Çin’in arasında müthiş bir karşılıklı bağımlılık var. Bunlar adeta ortak ekonomik evi paylaşan evli bir çift gibi; bankada ayrı hesaplar var, ortak hesaplar, ortak yatlar, katlar, yazlıklar -aklınıza ne gelebilirse ortak bir sürü şey var. Bu karşılıklı bağımlılık bizi aslında şaşırtmıyor. Bu tür bir karşılıklılık esasen ABD’nin kararı ile inşa edildi çünkü (ve bence 2010’larda ABD zamanında aldığı bu karardan- Çin’e kucak açayım kararından çok pişman oldu-). ABD, Çin’deki ekonomik açılış başladığında bunu bir dönüşüm hamlesi olarak yorumladı, zaten Soğuk Savaş’ın sonu ve hemen sonrasında ABD çok çok güçlüydü. Doğru düzgün rakibi yoktu. Dedi ki; Çin büyük bir pazar olarak hem bölgesel hem de küresel ekonominin parçası olsun-ki o zaman ABD’nin Asya-Pasifik’te teknolojik atılım konusunda gerçekten korktuğu odak Japonya idi- böylece ben kendi pazarımın kendi ulaşım hattını büyütürüm ve birileri de Japonlara Asya’daki tek mucize olmadıklarını gösterir. ABD’nin küresel ekonomik düzenin lideri olduğu yıllar, küresel liberalizmin zaferi, ABD’nin zaferi olarak görülüyor. Ancak bu zaferin küçük bir yan etkisi oldu: Çin’in küresel yükselişi. Bugün ABD ve Çin küresel pazarı ve birbirlerinin pazarını besleyen dünyanın en büyük iki ekonomisi (G2) olarak geçiyor. Bu iki ekonominin birbirinden tamamen bağımsızlaşması yani birbirlerinden ekonomik olarak boşanmaları da decoupling olarak tarif ediliyor. Yumuşak ayrılış, ABD ve Çin zamana yayılmış bir şekilde anlaşarak ve belki aralarında bölüşüm yapa yapa boşanacaklar demek; sert ayrılış ise bu iş savaşa-savaşa olacak, iki taraf da birbirinin boğazını sıkarak boşanacak demek. Trump’ın ilk dönemi MAGA’nın emekleme dönemiydi. O dönemde Çin ile başlatılan ticaret savaşı (Trump yönetimi bilerek ekonomik boşanmaya öncelik vermiş, Biden yönetiminden farklı olarak bölgesel stratejik konuları -örneğin Tayvan’ı- odağa taşımamıştı) genç bir delikanlının kendisini sınırlayan tüm bağlardan kurtulma mücadelesine benziyordu ve tabiatıyla başarısız oldu.
Bugün ikinci Trump döneminde ABD ve Çin ilişkileri boşanma retoriği üzerinden konuşulmuyor- ki MAGA açısından bunun bir sıkıntısı var. Dolayısıyla yumuşak ayrılma, ayrıyız ama arada sırada birbirimizle gönül köprüleri kuruyoruz tarzı boşanma hala ufukta güçlü bir olasılık olarak varlığını koruyor. Hatırlarsınız iktidara tekrar geldiğinde Trump, hemen hemen herkesle bir ticaret savaşı başlatmış, Çin ile de gümrük vergilerini yüzde 149’a çıkarmıştı. Washington’un zorlaması ile bazı teknoloji şirketlerinin üretimleri Çin’den Hindistan’a kaydırdıkları biliniyor. Zaten bu üretim ya da üretici ülkeyi- ticaret üzerinden- kaydırma konusunda Vietnam ve Kamboçya başı çekiyordu ve onlar da ek vergilerle karşı karşıya kaldıklarından üretimi kaydırmaktan yerelleştirmeye yönelmeye bir eğilim sergilemişlerdi. Kısaca ABD, Trump’ın ikinci döneminin başında Çin ile ipleri kopartmamak istemiyorsa da ipleri kendisine doğru çekerek Beijing’in suratına iki üç tokat nakşetmek eğilimindeydi. Hala toyluk eğilimleri devam ediyordu görüldüğü üzere. Beijing cevaben ABD’nin yerli milli teknoloji üreticisinin bağımlı olduğu yarıgeçirgenlerin ve kıymetli nadir toprak elementlerin ABD'ye ihracına ciddi sınırlamalar getirdiğinde ABD, sadece tokat için kalkan elini indirmedi, aynı zamanda iki ülkeyi birbirine bağlayan ipleri kuvvetle sıkıp çekiştirmeyi de bıraktı. Ticari bir ateşkesin sağlandığı geçtiğimiz yılın APEC zirvesinden bugüne ipler birbirinin yanağına küçük öpücükler kondurmak ve jestler için çekiştiriliyor. Son görüşmede ABD, Çin’in Dünya’nın büyük güçlerinden biri olduğunu, ABD’ye yaklaşan, ABD’yi yakalaması mümkün en büyük güç olduğunu, kabul ettiğini Çin’e bir kere daha gösterdi. Burada aslında sürprizli bir ilan yok. ABD’nin son Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde Çin, stratejik bir ortak olarak geçiyor, Çin ile yan yana barış içerisinde yaşanabileceği vurgulanıyordu. Washington’a göre ABD, teknolojik üstünlüğü ve Batı Yarımküre hakimiyetini- dolayısıyla ekonomik zenginliği- garanti ettikten sonra bir sorun yok arada Beijing’in gül bahçelerine saygı sunmanın.
ÇİN NE ALDI?
Bence daha ilginç olan Beinjing’in bu konudaki memnuniyetiydi. Anlaşılabilir bu memnuniyet elbette çünkü statü dediğimiz şey sadece talep edilmez ve kazanılmaz aynı zamanda da birileri tarafından tanınır. Neredeyse eşit büyük güç (almost peer competitor) statüsünün tanınması elbette işin doğası gereği ancak ABD’nin yapabileceği bir şey. Beijing’in elde ettiği bu “couple” statüsünden memnun olduğunu ama bunu yine de düne kadar (ve muhtemelen yarın da) dünyaya satacağı çok kutuplulukla nasıl bağdaştıracağını düşündüğünü söyleyebilirim. Belki ABD’ye çok büyük bir saygı ile davranılması ama yine de Trump ekibinin her yaptığı açıklamanın (anlaştık açıklamalarının) ya kibar bir doğrulamama ya da sessizlikle karşılanması- böylece işte Washington’a haddini birisi bildirdi havasının oluşması Çin diplomasisinin bilinçli bir şekilde sahaya sürdüğü bir araçtır. Nihayetinde biz Çin’in Boeing ve soyafasulyesi alma konusunda Trump'a küçük bir jest yapıp yapmadığını bile öğrenemedik. Bunun ötesinde bence daha önemli olan Xi’nin yükselen ABD ve yükselen Çin’i bir couple haline getirmesiydi. Her iki yükseliş de bir ekonomik modele oturuyor. Çin’in ki kendisinin avantaj sağladığı çok açık çok liberal bir küresel ekonomik model. Çok liberal zira liberal rekabetin içerisinde Çin’in rekabeti önde bitirecek çok avantajı var (örneğin Batılı anlamda demokratik bir ülke olmaması bir avantaj). ABD’nin ki ise liberal rekabetçi küresel modeli reddeden (Trump döneminde ağırlıklı olarak) korumacı ve korunmayı sağlamak için güç kullanmayı da önemseyen neredeyse merkantalist bir model (-kendi demokrasisini tekno-faşizm eğilimi ile dönüştürmeye ve merkezileşmeye çalışıyor). İki model de büyük bir zenginleşme vaat ediyor kendi halkına. Xi, bu iki modelin, iki ayrı zenginleşme halinin yan yana var olacağını, barış içinde bir arada yaşayabileceğini ima etti. Waaw diyorum. G2’ye daha emperyalist bir elbise biçilebilir miydi, bilmiyorum. Çin aklı, bu elbiseyi biçerken içindeki büyük güç hiyerarşisini görünmez kılmayı, kendisini de hala ABD’nin en büyük dengeleyicisi kılmayı (çünkü iki model birbirinin zıddı, bir tür Ying&Yang) beceriyor. Putin’in ziyareti, eğer önceden planlanmamışsa, Beijing’in ekmeğine yağ sürdü; onu da söyleyelim. Kısaca Çin diplomasisinin inceliğine ve gücüne şapka çıkartıyorum ama “imparator çıplak” diyecekler de vardır- eğer sesleri duyulursa.
DIŞ POLİTİKADA ANLAŞAMADILAR
Gelelim ziyaretin dış politika gündemine. Beyaz Saray, İran mevzusunda iki konuda Çin ile anlaştığını duyurdu. Çin anlaşma manlaşmanın olmadığını kibarca duyurdu. Trump Yönetiminin açıklamasına göre Washington ve Beijing, İran’ın nükleer silah geliştirmesini istemiyor ve Hürmüz’ün açılmasını talep ediyor. Bu arada Çin (her nükleer silaha sahip ülke gibi) nükleer silahların yatay yayılmasına karşıdır ve Hürmüz’ün açık olmasını -bu arada ABD ablukasının da kalkmasını arzu etmektedir. Çin için hem İran hem körfez çok önemli çünkü. Fakat bu amaçlar için İran’a karşı kuvvet kullanılmasına, İran’da rejim değişikliğinin tetiklenmesine filan karşıdır. Bu nedenle İran’a yönelik örtülü desteğini sürdürme, ABD/İsrail savaşına karşı olma noktasında Çin’in pozisyonu değişmeyecektir. Ayrıca Beijing’in ABD’nin Hürmüz’de boğulmasını izlemekten memnuniyetsiz olduğunu düşünmüyorum. Hatta keşke boğulsa diyordur. Bilindiği üzere çiftlerden biri hakkın rahmetine kavuştuğunda miras genelde ayakta ve hayatta olana kalır. Çin de Körfez güvenliğindeki boşluktan nemalanacağı günleri bekliyor.
TAYVAN İÇİN İÇ KARARTICI AÇIKLAMALAR
ABD, Çin ile ilişkisini “yapıcı stratejik ortaklık” olarak tanımlamış. Böyle al-ver ilişkisine açık, gayet esnek, tarafların birbirinin ayağına bassalar bile nasırlarına basmayacakları bir ilişki. Yalnız, Çin ABD’yi esnek olmayacağı tek konuda uyardı. Tayvan. Bu uyarıda da yeni bir şey yok. Uyarı Tayvan’daki mevcut statükonun (Tayvan bağımsız olmaya çalışmıyor, Çin de orayı işgal etmiyor) bozulduğu anlamına da gelmiyor zaten Trump, Çin ziyaretinde Tayvan konusunda ağzını dahi açmadı- ki bu da ABD’nin stratejik belirsizlik politikasına uygun. Mevzu dönüş uçağında patladı. Bilindiği üzere ABD, Tayvan’a ve herkese İsrail’i örnek göstermişti. Bu şu demek: Biz size silah satalım, siz bir zahmet ordu filan kurup bu silahlarla savunmanızı yapın. Tayvan’ın liberal milliyetçi başbakanı ABD’ye güvenerek, kaynaklarını stratejik otonomi yerine ABD silahlarına yatırmayı tercih etti. Sonuçta Kongre’de iki silah satış paketi onaylandı, milyarlarca dolarlık satış. Fakat işte dönüş uçağında Çin’e satacağı uçak ve soya fasülyesinin de milyarlarca dolar olacağını hesaplayan Trump, Tayvan’a bu silahları satmayabileceklerini söyledi. İlkesel bir strateji de yok ortada (zaten Trump, Çin’in kısa dönemde Tayvan’ı işgal edeceğini düşünmüyor). Trump, Tayvan’a satmayı düşündüğümüz silahlar iyi bir pazarlık kozu, Çin akıllıca karar verirse, silah-milah satmayabiliriz, dedi. Mevzunun MAGA’ya dayanan ayağı şu: yerli-milli teknoloji üzerinden güçlü konvansiyonel bir orduya sahip olmadıkça ABD’ye güvenemezsiniz. Mevzunun büyük güç hiyerarşisine dayanan boyutu şu: Filler anlaşırsa çimenler yine de ezilir, artık büyük güçlerin kanatları altına sığınmak küçük güçleri kurtarmıyor. Bakınız Körfez, bakınız Tayvan. Akıllıca strateji geliştirmek lazım. Ne olabilir diye sorana okuma önerisi de verelim: Nurşin A. Güney’in Orta Büyüklükteki Güçlerin Büyük Stratejisi ve Türkiye yazısını okusunlar.