Karizmatik liderlerin doğuşu ve çöküşü: Kral Saul üzerine Weberyen bir analiz

YAYINLAMA:

1. GİRİŞ: TOPLUMSAL KRİZ VE KARİZMATİK LİDER TALEBİ

Toplumsal kriz kurulu düzenin kendi dayandığı meşruiyet kaynağından koptuğu ve halkın talep ve ihtiyaçlarına cevap veremediği durumda ortaya çıkan ve iktidarın yönetim gücü ile devlet kapasitesini kilitleyen ve meşruiyet algısını düşüren toplumsal çatışma anlarına verilen addır. Toplumsal Kriz zamanlarında toplumların dili değişir. “Kuralın” soğuk, yavaş ve prosedürel dünyası yerine “kişinin” sıcak, hızlı ve karar verici dünyası çağrılır. Savaş, güvenlik, ekonomik çöküş ya da iç parçalanma gibi dönemlerde, dağınık bir toplumsal yapının en acil ihtiyacı koordinasyondur; koordinasyonun en kısa yolu da çoğu kez “olağanüstü lider” fikridir. Ne var ki burada ince bir eşik vardır: Krizin doğurduğu karizma, krizi yönetebilir; fakat karizma meşruiyet içinde kurumsallaşamazsa, zamanla çözüm olmaktan çıkar ve sorunun kendisine dönüşür. Kral Saul’un trajedisi, bu eşiği gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.

Bugün size toplumsal hayatta karizmatik liderlerin ortaya çıkışı, iktidarı ele alması ve çöküşüne yol açan etkenleri, bu etkenleri içinde barındıran toplumsal mekanizmayı anlatmaya çalışacağım. Bunu yaparken Max Weber’in analiz yöntemini dini – tarihi bir kıssa olan Kral Saul’ün hikâyesine uygulayacağım. Göreceğiz ki, kendi kurduğu düzeni kurumsallaştıramayan karizmatik liderler kendi iktidarlarının da sonunu bizzat hazırlarlar.

2. WEBER’İN “KARİZMATİK OTORİTE” KAVRAMI

Max Weber’in otorite tipleri, bu gerilimi kavramsal olarak yakalamamızı sağlar. Weber, meşruiyetin üç ideal-tip kaynağını ayırır: Geleneksel otorite (geçmişten gelen alışkanlık ve kadim düzen), rasyonel-yasal otorite (kural, hukuk ve prosedür) ve karizmatik otorite (liderin olağanüstülüğüne duyulan inanç). Karizmatik otorite, özellikle “normal zamanların” işlemediği, toplumun yön duygusunu kaybettiği anlarda doğar. Çünkü karizma, belirsizliği azaltan bir psikolojik ve siyasal fonksiyon üstlenir: insanlara bir hedef, bir yön, bir “kurtuluş” vaadi verir. Ancak Weber’in kritik vurgusu şudur: Karizma doğası gereği kalıcı değildir. Kalıcılık için karizmanın “rutinleşmesi” gerekir; yani olağanüstü kişisel bağın, kurallara, kurumlara ve öngörülebilir bir yetki devrine bağlanması… Aksi halde karizma, meşruiyet üretmek yerine meşruiyeti tüketmeye başlar.

3. KRAL SAUL KİMDİR?

Kral Saul (İbranice Şaul), Eski Ahit’te (özellikle 1. Samuel kitabında) İsrail’in “ilk kralı” olarak anlatılan figürdür. Kur’an’da Tâlut adıyla anılır. Hikâyesi hem siyasal kurumlaşmanın başlangıcını, hem de bir liderin “seçilmişlikten trajediye” giden dönüşümünü çok yoğun bir şekilde işler. Saul, Benyamin kabilesinden gelir. Anlatıda “uzun boylu, heybetli” biri olarak betimlenir. İsrail kabilelerinin Filistinliler başta olmak üzere çevre tehditler karşısında daha merkezî bir otorite araması üzerine, peygamber Samuel tarafından “Tanrı’nın seçimi” olarak mesh edilip kral ilan edilir. Bu nokta çok kritiktir: Metin, daha baştan “kral isteme” fikrini hem bir ihtiyaç (güvenlik/savaş) hem de bir teolojik gerilim (Tanrı’nın doğrudan yönetimi yerine dünyevî kral) olarak kurar.

Saul’un krallık anlatısı birkaç büyük düğüm etrafında döner: Filistinlilerle mücadele ve devletleşme eşiği ve sonrasında Samuel’le çatışmaya dayalı “itaatsizlik” ve meşruiyet krizi.

a) Filistinlilerle mücadele ve devletleşme eşiği: Kral Saul dönemi, gevşek kabile konfederasyonundan daha düzenli ordu/toplanma ve komuta fikrine geçişin sahnesi gibidir. Dağınık İsrail kabilelerini askeri ve idari gücüyle bir araya getirir. Oğlu Yonatan bu savaşların önemli kahramanlarındandır.

b) Samuel’le çatışma: “İtaatsizlik” ve meşruiyet krizi: Metinde Kral Saul’un düşüşünü tetikleyen iki meşhur “itaatsizlik” sahnesi vardır: Gilgal’da Samuel’i beklemeden kurban sunması (otorite sınırı ihlali) ve Amalekliler seferinde “her şeyi adama/yok etme” buyruğunu tam uygulamayıp Kral Agag’ı ve ganimetin bir kısmını bağışlaması.

Bu sahneler, Saul’un sadece “yanlış karar” verdiğini değil, meşruiyet kaynağı (peygamberî otorite) ile bağının koptuğunu anlatır. Bunun sonucunda Samuel Peygamber Hz. Davud’u yeni İsrail Kralı olarak mesheder. Kral Saul’un hem damadı hem de daha sonra yerine Kral olan halefi Hz Davud ile arasında bir çatışma vardır: Yükselen yıldızın gölgesinde kral…

Kral Saul’un anlatısında Hz Davud bir dönüm noktasıdır: Hz Davud’un popülerliği artınca Saul’da kıskançlık, güvensizlik ve paranoya gelişir. Metin, Saul’un giderek “Tanrı’nın ruhundan uzaklaşma / iç huzursuzluk” yaşadığını ve Hz Davud’u kovalamaya başladığını söyler. Hz. Davud Kralı ve Kayınpederi olan Kral Saul’a karşı mücadeleyi başlatır ve sonunda Kral Saul Filistinliler karşısında mağlup olup öldüğünde yerine Kral olur.

Tabi burada ilgi çekici bir soru vardır: Dini tarihi metinlerdekinin aksine Kral Saul’un karakteri neden bu kadar “insanî” gelir? Saul genelde “kötü adam” gibi düz okunmaz; daha çok trajik bir kurucu lider gibi çizilir: Başlangıçta çekingen ve mütevazı görünürken, güç, savaş baskısı, meşruiyet kaygısı ve çevre tehditleri altında adım adım kontrol ihtiyacı, kuşku ve sertleşme üretir. Bu yüzden Saul anlatısı, sadece dinî bir kıssa değil; aynı zamanda devletleşme sürecinin psikolojisi gibi de okunabilir: “Merkezî otorite kurmak için seçilen kişi, o otoritenin yükü altında kırılır.”

4. KRİZ ANINDA KARİZMATİK OTORİTE İHTİYACI

Saul’un hikâyesi, İsrail kabilelerinin gevşek konfederasyon yapısından monarşik bir merkeze doğru itildiği bir eşikte başlar. Dış tehditlerin yoğunlaştığı, savaş baskısının arttığı bir ortamda, kabile düzeninin koordinasyon kapasitesi sınırlıdır. Bu koşullarda “karizmatik lider” talebi, sadece psikolojik bir arayış değil, aynı zamanda işlevsel bir ihtiyaçtır: Orduyu toplamak, seferberliği sağlamak, kararları hızlandırmak, disiplin üretmek… Saul bu ihtiyacın cevabı olarak yükselir. Üstelik onun meşruiyeti iki katmanlıdır: Bir yandan savaş liderliği ve fiilî güç; diğer yandan peygamber Samuel’in temsil ettiği kutsal-normatif onay. Başlangıçta bu iki katman, karizmayı besler; fakat aynı zamanda riskli bir “çift kaynaklı meşruiyet” düzeni kurar: Sınırları kim çizecek, son söz kimde olacak, kralın yetkisi ne kadar “kuralla” çevrelenecek?

5. MEŞRUİYET İÇİNDE KURUMSALLAŞMA: ‘KİŞİDEN KURALA’ GEÇİŞ

Tam burada kurumsallaşma sorunu belirir. Kriz anında karizma, hızlı birleştirici bir enerji üretir; fakat krizin uzamasıyla birlikte aynı enerji kurumsallaşma talebini doğurur. Çünkü toplumlar yalnız zafer değil, “istikrar” ister. İstikrarın şartı ise iktidarın kişiye bağımlı olmaktan çıkmasıdır. Meşruiyet içinde kurumsallaşma dediğimiz şey, tam da budur: Kararların keyfî olmaması; yetkinin sınırlarının belirlenmesi; denge-denetim mekanizmalarının çalışması; liyakat ve prosedürün sadakatten daha güçlü hale gelmesi; en önemlisi de iktidarın devrinin mümkün olduğu, yani “kişisiz” bir siyasal düzenin kurulması. Karizma, eğer meşruiyetini koruyarak bu dönüşümü gerçekleştirebilirse, iktidar artık kişinin psikolojisine değil, kuralların aklına bağlanır.

Saul örneğinde ise bu dönüşüm gerçekleşmez; karizma, kural üretimine evrilemez ve giderek tek elde toplanan bir “kişisel iktidar” biçimine kayar. Bu kayışın siyasal sonucu, kurumların zayıflaması; psikolojik sonucu ise liderin iç dünyasının devletin merkezine yerleşmesidir. Kurumsal zemin zayıf olduğunda, liderin güvenlik ihtiyacı politik tasarıma dönüşür: Kim sadık, kim değil? Kim rakip, kim müttefik? Hangi başarı “devletin başarısı”, hangisi “lideri gölgeleyen tehlike”? Bu belirsizlik büyüdükçe, liderde kontrol ihtiyacı artar. Kontrol ihtiyacı arttıkça da bilgi kanalları bozulur: yakın çevre daralır, eleştiri kesilir, kötü haberler saklanır, lider yalnızlaşır. Böylece tehdit algısı daha da şişer ve kısır döngü hızlanır.

Saul’un trajedisi, bu döngünün metin içinde neredeyse ders kitabı berraklığında görülebilmesidir. Başlangıçta krizi taşıyan karizma, zamanla “karizmatik rakip” karşısında kırılganlaşır. Hz. Davud’un yükselişi burada sadece bir kişi hikâyesi değildir; kurumlaşamamış iktidarın yapısal açığını görünür kılan bir ayna gibidir. Kurumsal düzenin güçlü olduğu yerde rekabet, prosedürler içinde yönetilir; rakip “sistem içi” bir aktördür. Kurumsal düzenin zayıf olduğu yerde ise rakip, varoluşsal tehdit haline gelir. Lider, devleti yönetmek ile iktidarını korumayı birbirinden ayıramaz; iktidar güvenliği devlet güvenliğinin yerine geçer. Böylece siyasal enerji dış tehditten iç düşmana kayar; strateji, kurumsal akıl olmaktan çıkar, kişisel kaygının uzantısına dönüşür.

6. İKTİDARIN ŞAHSİLEŞMESİ VE PSİKOPOLİTİK SONUÇLARI: SAUL SENDROMU

Bu noktada “Saul sendromu” diye adlandırabileceğimiz psikopolitik bir tablo ortaya çıkar: İçe kapanma ve yalnızlaşma, her şeyden şüphe etme, niyet okuma ve komplo eğilimi, rasyonel karar alma kapasitesinin zayıflaması, sadakat–liyakat dengesinin bozulması… Liyakat, liderin gölgesini büyüttüğü için tehdit gibi algılanır; sadakat ise güvenlik duygusu verdiği için ödüllendirilir. Böyle bir düzende kamu yararı, yerini “iktidarın devamına” bırakır; hukuk, yerini keyfîliğe; ölçülülük, yerini sertliğe; hesap verebilirlik, yerini korkuya bırakır. Karizma artık umut üretmez; korku üretir. Korku ise kısa vadede itaati artırır gibi görünse de orta vadede hem kapasiteyi düşürür hem de meşruiyeti aşındırır: sistem, nitelikli insanı uzaklaştırır, hatayı büyütür, kriz yönetemez hale gelir.

Saul anlatısının son evresi bu açıdan semboliktir: Lider, kurumların sağlayamadığı kesinliği “olağanüstü yollarda” arar. Bu, yalnız dini bir sapma değil; daha genel düzlemde kurumsal aklın çöktüğü yerde liderin irrasyonel araçlara yönelmesinin tipik işaretidir. Kurumların dili “kanıt”tır, “prosedür”dür, “hesap”tır. Kişiselleşmiş iktidarın dili ise “sezgi”, “sadakat testi” ve “tehdit algısı”dır. Sonuçta karizma, kendi ağırlığı altında çöker: Ne krizi yönetebilir ne de iktidarı sürdürebilir.

7. SONUÇ: DİKTATÖRLÜKLERİN ORTAK MANTIĞI VE AHLAKİ ÇÜRÜME

Bu yazıda çizdiğim çerçeve, hemen bütün diktatörlüklerde tekrarlanan bir mantığı işaret eder: İktidarın kişiselleşmesi, başlangıçta “çözüm” diye sunulur; fakat kurumların aşınmasıyla birlikte devletin kapasitesi düşer, toplumsal güven çözülür, liyakat kaybolur, karar kalitesi bozulur. Diktatörlüklerin temel zafiyeti tam da budur: Kısa vadeli kontrol, uzun vadeli kırılganlık üretir. Çünkü kişi, kurallardan daha hızlı karar verebilir; ama kişi, kurallardan daha kolay yanılır. Üstelik kişinin yanılması, kurumsal düzende düzeltilebilirken; kişiselleşmiş iktidarda yanılgı “hakikat” diye dayatılır.

Kral Saul’un trajedisi bize şunu hatırlatır: Karizma, kriz anında gerekli olabilir; fakat siyasal erdem, karizmayı kutsallaştırmak değil, karizmayı kuralla terbiye etmektir. Meşruiyet içinde kurumsallaşabilen düzenlerde iktidar, kişiye değil kurala bağlanır; böylece liderin korkuları devletin kaderi olmaz. Kurumsallaşamayan düzenlerde ise iktidar önce ahlakı aşındırır, sonra aklı zayıflatır, en sonunda da kendisini tüketir. Saul’un hikâyesi, tam da bu yüzden tarihsel bir anlatı olmanın ötesinde, modern siyasal hayatın en sert derslerinden birini sunar: Kurumsuz karizmaya dayanan iktidar, eninde sonunda kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüşür.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...