Öcalan’ın “Demokratik Cumhuriyet” çağrısı ve Türkiye’nin kaos içindeki konumu
Ortadoğu yeniden yanıyor.
’in ’ı doğrudan hedef aldığı bir senaryo —ki bu, uzun süredir vekâlet savaşları üzerinden yürüyen gerilimin sıcak çatışmaya dönüşmesi demektir— yalnızca iki ülkeyi değil, bütün bölgeyi sarsar. Böyle bir denklemde ’nin iç siyasette tartıştığı “yeni süreç” ve “demokratik entegrasyon” başlıkları artık salt iç hukuk meselesi olmaktan çıkar; doğrudan jeopolitik bir anlam kazanır.
Çünkü Ortadoğu’da hiçbir iç reform paketi, bölgesel güç mücadelesinden bağımsız değildir.
ABD’nin İsrail’le birlikte İran’ı hedef aldığı bir tablo, üç büyük sonucu beraberinde getirir:
Enerji hatları riske girer.
Vekâlet unsurları harekete geçer.
Sınır ülkeleri doğrudan baskı altına girer.
Türkiye tam da bu üçüncü kategoridedir. NATO üyesidir, Batı ittifakının parçasıdır; fakat aynı zamanda İran’la sınır komşusudur, Irak ve Suriye sahasının tam ortasındadır ve Kürt meselesi bölgesel denklemle doğrudan bağlantılıdır.
Böylesi bir ortamda Abdullah Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet”, “demokratik entegrasyon”, “özgür yurttaşlık” gibi kavramlarla bezeli mesajı artık yalnızca ideolojik bir metin değildir. Bu metin, bölgesel türbülansın ortasında Türkiye’nin iç bütünlüğünü yeniden tarif etme iddiasıdır.
“İKİNCİ CUMHURİYET” İMASI VE JEOPOLİTİK OKUMA
Öcalan’ın “demokratik entegrasyon en az cumhuriyetin başlangıcı kadar önemlidir” ifadesi, açık biçimde tarihsel bir eşik çağrışımı yapıyor. Bu, bir reformdan öte kurucu bir yeniden tanımlama önerisidir.
Ancak sorulması gereken soru şudur:
Bu öneri, Türkiye’nin iç barışını mı hedefliyor; yoksa bölgesel bir yeniden yapılanma sürecine mi eklemleniyor?
Ortadoğu’da haritalar fiilen değişmese bile, statüler değişiyor. Suriye’de merkezi otoritenin çözülmesi, Irak’ta fiilî bölgesel yapılar, İran’daki etnik hassasiyetler ve İsrail’in güvenlik doktrini… Tüm bunlar, ulus-devlet modelinin klasik formunun ciddi bir sınavdan geçtiğini gösteriyor.
Öcalan’ın “vatandaşlık millete aidiyet üzerinden değil devletle bağ üzerinden kurulmalıdır” tezi, tam da bu noktada anlam kazanıyor. Bu yaklaşım, etno-politik gerilimlerin yüksek olduğu coğrafyalarda merkezi devleti etnik kimlikten arındırarak yeniden tanımlama çabasıdır.
Fakat mesele şu:
Bölge savaşın eşiğindeyken bu dönüşüm güvenlik mi üretir, yoksa kırılganlık mı?
İKTİDARIN “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” VİZYONU VE GERÇEKLİK TESTİ
İktidarın “Terörsüz Türkiye” vizyonu güvenlik merkezli bir söylem üzerine kurulu. Devlet, silahlı yapıları tasfiye ederek siyasi alanı genişletmeyi hedeflediğini söylüyor.
Ancak İsrail–İran çatışmasının büyümesi halinde şu risk ortaya çıkar:
Bölgesel aktörler Türkiye içindeki fay hatlarını jeopolitik baskı unsuru olarak kullanmak isteyebilir.
Suriye ve Irak sahasında oluşabilecek boşluklar, yeniden silahlı mobilizasyonu tetikleyebilir.
Enerji ve ticaret hatlarındaki belirsizlik, ekonomik baskıyı artırabilir.
Böylesi bir tabloda “barış yasaları çıkarılmalı” çağrısı, romantik bir ideal mi yoksa stratejik bir zorunluluk mu?
Bir gazeteci olarak şunu net biçimde söylemek gerekir:
Barış süreçleri ancak güçlü devlet kapasitesi ve net stratejik çerçeveyle başarıya ulaşır. Kaos ortamında yapılan reformlar ise çoğu zaman dış müdahalelere açık hâle gelir.
TÜRKİYE’NİN ROLÜ: DENGELEYİCİ Mİ, TARAF MI?
Türkiye’nin önünde üç olası pozisyon var:
Açık Batı ekseni: ABD-İsrail hattında konumlanmak.
Aktif arabuluculuk: İran dahil tüm taraflarla diplomasi yürütmek.
Stratejik denge: Güvenlik öncelikli, temkinli ve iç bütünlüğü güçlendiren bir yol izlemek.
Gerçekçi olan üçüncüsüdür.
Çünkü Türkiye’nin en büyük gücü askeri kapasitesinden önce toplumsal bütünlüğüdür. İç cephe zayıfsa dış politika manevra alanı daralır. Bu yüzden “demokratik uzlaşı” söylemi yalnızca iç hukuk başlığı değildir; doğrudan ulusal güvenlik başlığıdır.
Ancak burada kritik eşik şudur:
Demokratikleşme ile devlet kapasitesinin zayıflatılması aynı şey değildir.
YENİ CUMHURİYET TARTIŞMASI MI, YENİ BÖLGE TASARIMI MI?
Öcalan’ın metni, soyut kavramlarla örülü bir çerçeve sunuyor: Demokratik siyaset, demokratik toplum, demokratik hukuk… Ancak bölge ateş altındayken soyut kavramların kaderini somut güç dengeleri belirler.
Eğer İsrail–İran savaşı genişlerse:
Suriye sahası yeniden alevlenir.
Irak’ta milis dengeleri değişir.
Körfez hattında enerji güvenliği krize girer.
Bu tabloda Türkiye’nin atacağı her adım yalnızca iç reform değil, aynı zamanda bölgesel güç konumlanmasıdır.
Dolayısıyla mesele şudur:
“İkinci Cumhuriyet” retoriği, Türkiye’yi daha kapsayıcı ve güçlü bir devlete mi dönüştürecek; yoksa bölgesel kırılganlıkları içeri mi taşıyacak?
KARARI SÖYLEM DEĞİL JEOPOLİTİK GERÇEKLİK VERECEK
Bugün Ortadoğu’da tarih yeniden yazılıyor.
Silahların gölgesinde yapılan her siyasi çağrı, ister istemez stratejik bir anlam kazanıyor.
Öcalan kendisini “yeni sürecin mimarı” olarak konumlandırıyor olabilir. Ancak sürecin gerçek mimarı, Türkiye’nin devlet aklı ve bölgesel konjonktür olacaktır.
Eğer Ankara, iç barışı güçlendirirken devlet kapasitesini tahkim edebilirse, bu kriz Türkiye için jeopolitik fırsata dönüşebilir.
Aksi halde, kaosun dalgaları sınır tanımaz.
Son sözü ideolojik metinler değil, güç dengeleri söyleyecek.
Ve Ortadoğu’da güç dengeleri, her zaman en sert sınavdır.