Ortadoğu’da Türkiye’nin sessiz diplomatik zaferi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Ortadoğu yine yanıyor. Füze izleri gökyüzünü çiziyor, dronların uğultusu sınırları aşarak şehirlerin üzerine düşüyor. Her kriz gibi bu da ilk bakışta tanıdık: İttifaklar sertleşiyor, tehditler büyüyor, ekranlarda savaş senaryoları konuşuluyor.

Ama bu kez dikkat çekici bir fark var. Ateş çemberinin ortasında yer alan bir ülke, yangına benzin dökmek yerine alevlerin yayılmasını önlemeye çalışıyor: Türkiye.

Bu yaklaşım ilk bakışta sıradan bir diplomatik refleks gibi görünebilir. Oysa Ortadoğu gibi krizlerin çoğu zaman akılla değil refleksle yönetildiği bir coğrafyada bu, başlı başına stratejik bir tercih.

Çünkü tarih bize şunu öğretir:

Savaşın kazananı yoktur; yalnızca kayıpları farklı olan taraflar vardır.

ÖFKE DEĞİL AKIL

Uluslararası krizlerin en büyük düşmanı akıl değil, öfkedir.

Öfke liderleri kör eder, toplumları mobilize eder, diplomasi kanallarını tıkar. Oysa devlet aklı tam da böyle anlarda devreye girmek zorundadır.

“Öfkeyle değil akılla hareket etmek gerekir” sözü kulağa basit bir nasihat gibi gelebilir. Fakat Ortadoğu’nun bugünkü gerilim ortamında bu cümle aslında stratejik bir doktrine dönüşmüş durumda.

Türkiye’nin son dönemde izlediği politika tam da bu noktada şekilleniyor:

Savaşı kazanmak değil, savaşın çıkmasını engellemek.

Bu yaklaşım çoğu zaman görünmez kalır. Çünkü diplomasi, tankların gürültüsünden çok daha sessiz çalışır.

GÖRÜNMEYEN DİPLOMASİNİN GÜCÜ

Diplomasi çoğu zaman sahne arkasında yürür.

Kapalı kapılar ardındaki görüşmeler, arka kapı mesajları, gerilimi düşüren telefon trafiği… Bunların hiçbiri manşet olmaz. Ama çoğu zaman savaşların kaderini belirleyen de tam olarak bu sessiz süreçlerdir.

Son dönemde yaşanan gelişmeler bunun somut örneklerini ortaya koydu.

Bazı küresel stratejiler, Kürt unsurları ve ayrılıkçı terör yapılarını doğrudan savaşın içine çekmeyi hedefliyordu. Böyle bir senaryo yalnızca yeni bir cephe açmayacak, bölgedeki kırılgan dengeleri tamamen altüst edecekti.

Bu planın gerçekleşmemesinde Türkiye’nin kararlı duruşu belirleyici oldu.

Benzer şekilde Türkiye ile Azerbaycan’ın bir savaşın içine çekilmesi amacıyla yürütülen provokatif girişimler de sonuçsuz kaldı. Ankara’nın yürüttüğü yoğun diplomasi ve Bakü’nün temkinli yaklaşımı, potansiyel bir krizi daha başlamadan durdurdu.

Uluslararası siyasette bazen en büyük başarı, yaşanmayan krizdir.

ÖZÜR DİPLOMASİSİ VE SOĞUYAN GERİLİM

Diplomasinin en ilginç yanı, sonuçlarının bazen beklenmedik şekillerde ortaya çıkmasıdır.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türkiye’ye yönelik özür açıklaması bu açıdan dikkat çekici bir gelişmeydi. Bu adım, yalnızca bir kelimeyle ifade edilen bir jest değildi; gerilimi büyütmek yerine düşürmeyi tercih eden bir devlet aklının göstergesiydi.

NATO cephesinde ise farklı bir tablo vardı. Sert açıklamalar yapıldı, tansiyon yükseldi, ancak kolektif savunmayı ifade eden 5. madde devreye sokulmadı.

Çünkü ortada doğrudan bir saldırı yoktu.

Bu durum, diplomatik denge siyasetinin ve kontrollü gerilim yönetiminin hâlâ mümkün olduğunu gösterdi.

EVANJELİST KEHANETLER VE SİYASETİN TEHLİKELİ YOLU

Ortadoğu’daki krizlerin yalnızca jeopolitik hesaplarla açıklanamayacağı da artık açık bir gerçek.

Bazı küresel çevreler bölgeyi yalnızca enerji yollarının ya da askeri dengelerin sahası olarak görmüyor. Onlar için Ortadoğu aynı zamanda teolojik bir sahne.

Özellikle bazı Evanjelist çevrelerde güçlü olan bu yaklaşım, bölgedeki savaşları kıyamet senaryolarının bir parçası olarak yorumluyor.

Bu anlayış yalnızca irrasyonel değil, aynı zamanda son derece tehlikeli.

Çünkü dünya siyasetini dini kehanetlerle yönlendirmeye çalışan bir yaklaşım barış üretmez; yalnızca kaos üretir.

Evanjelist ideolojik yönlendirmelerle hareket eden bir politika, dünyayı felakete sürükleyebilir belki ama insanlığa bir gelecek sunamaz. Böyle bir siyasetle ne dünya kurtulur ne de tarihe barışın mimarı olarak geçilir.

Kısacası, kehanetlerle yürütülen savaş politikalarıyla ne dünyanın sonuna katkı sağlanabilir ne de Nobel Barış Ödülü kazanılabilir.

Barışın yolu teolojiden değil, akıldan ve diplomasiden geçer.

İKİ DELİNİN PEŞİNDE BİR DÜNYA

Bugünün dünyası giderek daha öngörülemez hale geliyor.

Bazen gerçekten de dünya, iki delinin peşinden sürükleniyormuş gibi bir tablo ortaya çıkıyor. Bir liderin öfke dolu açıklaması, bir yanlış hesaplanan askeri hamle ya da bir provokatif sosyal medya mesajı…

Bütün sistem bir anda krize girebiliyor.

Tarih bunun örnekleriyle dolu.

Birinci Dünya Savaşı’nı başlatan kıvılcım da aslında tek bir suikasttı. Ama arkasında zaten biriken gerilimler vardı.

Bugün de durum çok farklı değil.

Provokatörler yalnızca cephelerde değil; ekranlarda, sosyal medyada ve propaganda ağlarında da çalışıyor.

ATEŞ ÇEMBERİNİN DIŞINDA KALMAK

Türkiye’nin son dönemdeki en önemli başarısı belki de tam burada yatıyor.

Coğrafi olarak ateş çemberinin merkezinde bulunan bir ülkenin, krizin tarafı olmadan etkili bir diplomasi yürütebilmesi kolay değildir.

Ama Türkiye tam olarak bunu yapmaya çalışıyor.

Bu pasif bir tutum değil. Aksine aktif ve stratejik bir pozisyon.

Ortadoğu bugün adeta bir satranç tahtası. Bu oyunda bazı ülkeler piyon gibi sürülürken bazıları oyunun yönünü değiştirecek hamleler yapabiliyor.

Türkiye’nin son dönemdeki diplomatik hamleleri, bu oyunda piyon değil oyuncu olduğunu gösteriyor.

KARINCA KARARINCA BARIŞ

Bütün bu gelişmelerin ortasında toplumların ve bireylerin rolü de küçümsenmemeli.

Bugün savaşlar yalnızca cephelerde değil, zihinlerde de yaşanıyor.

Sosyal medya manipülasyonları, bilgi savaşları ve propaganda ağları toplumların psikolojisini etkiliyor. Provokatif bir paylaşım bile bazen sokaklara yansıyan bir öfke dalgası yaratabiliyor.

Bu yüzden bireylerin en büyük sorumluluğu sağduyuyu korumaktır.

Barış bazen büyük anlaşmalarla değil, küçük tercihlerle korunur.

Bir paylaşım, bir yorum, bir tepki…

Karınca kararınca da olsa barışa katkı sunmak mümkündür.

AKIL KAZANABİLİR Mİ?

Savaşın doğası değişmedi. Hâlâ yıkıcı, hâlâ acımasız.

Ama tarih bize başka bir gerçeği de gösteriyor:

Uzun vadede savaşçılar değil, barış kurucular hatırlanır.

Türkiye’nin bu süreçte izlediği akılcı diplomasi, belki tüm sorunları çözmeye yetmez. Ama yangının büyümesini engelleyen her çaba, geleceğe bırakılmış bir umut olur.

Çünkü iki delinin dünyasında bile akıllılar kazanabilir.

Yeter ki akıl, öfkeye yenilmesin.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...