Hakikat
İnsan, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü fazlasıyla önemser. Oysa çoğu zaman ihmal ettiği daha derin bir mesele vardır: Kendisinin kendine ne söylediğidir. Çünkü insanın asıl yüzü, kalabalıkların ona biçtiği kimlikte değil, kendi iç dünyasında kurduğu cümlelerde, hallerde ve davranışlarda saklıdır.
Dışarıdan gelen her söz geçicidir. Sözleri kısmen anlar, anlamaz, reddeder geçeriz. Fakat insanın kendi nefsine fısıldadığı sözler ise kişinin istikametini belirler. Bu yüzden mesele yalnızca dışarıdan nasıl göründüğümüz değildir. Asıl mesele, içerden kendimize nasıl baktığımızdır. İnsan, eğer kendine sadece dış dünyanın aynasından bakarsa, gördüğü şey hakikat değil, yansımanın yansıması olur. Zahir her zaman doğruyu yakalamaya yetmez. Zahir insanı aldatabilir. Zahiri güzellik geçici lakin aldatıcıdır. İç güzellik ise kalıcı ve hakikidir. Hakikat, insanın hem içerden hem de dışardan kendine bakabilme cesaretini göstermesiyle ortaya çıkar. Burada iç ile dışın bir olmasından bahsediyoruz. İçin dışa, dışın içe ayna olması istikametin dosdoğru olmasıyla anlam kazanır. Göründüğü gibi olmak yahut olduğu gibi görünmek meselesidir, meselemiz. Bu, insanın en ağır imtihanlarından biridir. Çünkü bunun bedeli ertelenemez bilâkis ödemesi peşindir. Yaşayarak bu ayna olma ödevini her fert yerine getirir. Yaşadığımız hayat, insanın hem cebine hem de kalbine dokunur. Çoğu zaman biz, kalbimizin yandığını zannederiz. Oysa yanan kalp değildir, yanıp kıvranan, türlü hoş olmayan kokular çıkaran nefstir. Nefsin talepleri dünyaya dairdir. Aldatıcı, yanıltıcı, kandırıcı olan dünya hayatı için nefs sürekli olarak bize çelme atmaya, kendi taleplerini bize yaptırmaya çabalar durur.
MUTLAK SANDIKLARIMIZ HAKİKATTE GEÇİCİDİR
Kalp, hakikate yaklaştıkça huzur bulur, ama nefis kaybettikçe yanar. Yandıkça ortalığı velveleye verir. Yanında durulmaz kokular çıkartır. Beraber olunan kişilere ağırlıklar gelir. Bir an tefekkür ederek idrakimizi tazeleyelim: Kaybettiklerini gerçek kayıp zannederek hayıflanmak, ah vah edip diz dövmek yerine, hamd ve şükredip hayırlısının bu olduğunu kabullenmek kişiye hem dinginlik hem de huzur verir. Unutulmamalıdır ki bu dünya hayatı çoğu zaman bir rüyaya benzer. İnsan, her gece gördüğü rüyalarda nice kayıplar, korkular, sevinçler ve kazançlar yaşar. Fakat uyandığında hiçbirinin elinde kalmadığını görür. Hiç umursamaz çünkü gördüğü bir rüyadan ibarettir. Dünya da böyledir. İçinde yaşarken mutlak sandığımız birçok şey, hakikatte geçicidir. Geçici dünya hayatında geçici olanlarla zaman harcamak akıllı insanlara ağır gelir. Buna sebeptir ki geçici olanlarla değil, kalıcı olanların peşinde zaman harcamayı en büyük kar saymalıdır. Elbette büyük kar sahibi olmanın, vaktini boşuna harcamamak olduğu iman ehlinin boynunun borcudur.
SADE BİR HİKMET
Eğer insan, bu geçiciliği idrak edemezse, geçmişin fotoğraflarına takılır, eski hatıraların gölgesinde bugünü tüketir. Dönüp dönüp eski günleri, eski fotoğrafları ve eski hatıraları karıştırıp durur. Onlarla oyalanır, yakınlarına onları göstererek elde emanet bulunan zaman değirmeninin boşa dönmesine sebep olur. Hâlbuki ne kazanılanlar mutlak kazanç ne de kaybedilenler mutlak kayıptır. Bu yüzden insanın, olup bitene âh vâh ederek ömrünü tüketmesi, aslında daha büyük bir kayıptır. Vaktin değerini bilmek, zamanın emanet olduğu şuurunu unutmamak kişiyi disipline eder. Bu noktada, hayatın içinden gelen sade bir hikmet bize yol gösterir. Neşet Ertaş’a eserlerinin çalındığı söylendiğinde verdiği cevap, yalnızca bir sanatçının verdiği cevap değildir. Hakikati kavramış bir gönlün cevabıdır. Rahmetli ne diyor: “Haksız olandan hak aranmaz/hak istenmez.” Çünkü hakikat, çoğu zaman dünyada tam karşılığını bulmaz. Fakat bu, onun yok olduğu anlamına da gelmez. Yaşadığın hayata dikkat et ki, kaybedilmiş zamanlar olmasın.
İnsanın canını yakan şeylere dikkat etmesi gerekir. Çünkü acı, çoğu zaman bağlılığın işaretidir. Dünyayla kopmayan bağlılıklar insana acılar verir. Bir şey seni yakıyorsa, orada hâlâ bir aidiyet vardır. Hak'kın dışında nefsin tezahürleri söz konusudur. Hâlbuki insan, hakikate yaklaşmak istiyorsa, benim dediği her şeyle arasına mesafe koymayı öğrenmelidir. Çünkü her şey malikül mülk olan Allah'a aittir. Zaman, mekân, makam, para, çoluk ve çocuk her şey bu minvalde değerlendirilir. Hatta kendi hatıralarımız bile öyledir. Elbette bu bir vazgeçiş değil bilakis bir arınmanın ifadesidir. Nefsin tuzaklarından kurtulma yöntemidir. Nitekim hak yolunun yolcuları, geriye bakarken lanet etmezler. Onlar, geride bıraktıklarına öfke değil, sükûnetle yaklaşırlar. Çünkü bilirler ki, geride kalan hiçbir şey hakikatte kayıp değildir. Nice tecrübelerle, düşüp kalkmalarla, çeşitli hastalıklarla iyileşmeyi, bereketlenmeyi kötülüklerden iyiliklere yönelmeyi sağlamıştır.
SAHİP OLDUKLARININ ESİRİ
Yunus Emre Hazretlerinin “Biz dünyadan gider olduk/Kalanlara selam olsun” sözü, terk edişin değil, bir tamamlanışın ifadesidir. O selamın içinde kırgınlık yoktur, teslimiyet vardır. İnsanın asıl meselesi, sahip olmak değildir. Asıl mesele, kendini tanımak, kendini bilmek, yaratılışın sırrına ulaşmaktır. Çünkü kendini tanımayan insan, sahip olduklarının esiri olur. Oysa hakikati arayan insan, sahip olduklarından azade oldukça/kalbinden ve gönlünden uzaklaştırdıkça hafifler. Hafifledikçe yol alır. Yol aldıkça da dünyaya olan bağlılığı çözülür. Bu yüzden, insanın kendi emeğine bile tutunmaması öğütlenmiştir. Yaptıklarını, yazdıklarını, biriktirdikleriyle irtibatını koparmak, değer vermektir. Gerekirse denize atabilmesi, ateşe atıp yakabilmesidir. Kendinde bir kıymet görme yerine her şeyin Allah'tan ve Allaha ait olduğuna ulaşmaktır. Çünkü hakikat yolunda verilen hiçbir emek zayi olmaz. Görülmese de kaydedilir. Takdir edilmese de karşılıksız kalmaz. Zira insanı gören ve bilen, herşeyin kayıtlarının elinde olduğu Rabbil âlemin vardır.
Gece uykuya dalarken edilen dua da, sabah uyanırken söylenen hamdü senada hakikat ayanbeyan bizimledir. İnsan, her gün küçük bir ölüm ve küçük bir diriliş yaşar. Her uyku bir teslimiyet, her uyanış yeniden diriliştir. Bu hâl, insana dünyanın mutlak değil, emanet olduğunu hatırlatır bize. Mutlak hakikat, ebedi yurda hazırlık yapmaktır. Öyleyse insan, kendine dönmeli ve şunu sormalıdır: Ben hala neyin peşindeyim? Başkalarının bana söylediklerinin mi, alkışladıklarının mı, yoksa kendi içimde yankılanan hakikatin mi peşindeyim? Bütün çabam ve gayretim bu dünya için midir yoksa ebedi âlem için mi? Çünkü insanın yolu, kendi iç sesini duymasıyla başlar. Ve o ses değişmeden, hiçbir yol değişmez. Biz hayra, hakka ve hakikate adım atmadıkça Allah bizi yolumuzdan alıp hakikat yoluna koymaz. Biz adım atarsak Rabbimiz bizim yolumuzu aydınlatır ve kolaylaştırır. Biz Allah’a doğru yürürsek o bize doğru koşar. Rahman olan, rahim olan, settar olan, rezzak olan, muıyn olan, müşfik olan yalnızca odur. Sahihi Buhari'den öğrendiğimiz bir hadisi şerifte Rasulüllah Efendimiz şöyle buyuruyor: “Ey Allâhım! Korku ve umut içinde kendimi sana teslim ettim! Yüzümü sana döndüm, işlerimi sana bıraktım! Sırtımı sana dayadım! Çünkü senden başka sığınak ve barınak yoktur. İndirdiğin Kitâb’a, gönderdiğin Peygamber’e îman ettim.”