2026 Diyarbakır Nevruzu’ndan yansıyanlar

YAYINLAMA:

İki bayramı aynı günde yaşadık.

Ramazan Bayramı’nın ikinci günü olan 21 Mart’ta Nevruz/Nevroz Bayramı pek çok şehirde coşkuyla kutlandı.

NEVRUZU KARŞILAMA RESEPSİYONU 

Her yıl Akre’deki Nevruz kutlamalarına katılarak o coşkuyu tam da “ilham kaynağında” yaşıyordum. Bu yıl mevcut savaş-kaos ikliminden dolayı yapılamayan Akre Nevruz’u yerine Diyarbakır Nevruz’unu takip ettim.

Diyarbakır Nevruz kutlaması 20 Mart akşamı düzenlenen Nevruz Resepsiyonu ile başladı. Yurt içi ve yurt dışından gelen misafirler ile; tarihi Surların koynunda, Dicle Nehri’ne vuran Ay ve yıldızların ışıltısı eşliğinde, Hevsel Bahçelerinden yayılan bereket kokusu ve hafif hafif çiseleyen yağmurun güzelliğiyle ertesi gün gerçekleşecek Nevruz’a merhaba diyorduk…

Nevruz Resepsiyonunda yapılan konuşmalarda “birlik beraberlik” vurgusu sık sık yapıldı. Davetlilerle yaptığımız sohbetlerde de herkesin dilindeki ana tema; huzurun bir an evvel gelmesi gerektiği idi.

DİYARBAKIR EMNİYETİ “VARKEN YOKMUŞ GİBİ” ETKİSİYLE TAKDİRİ HAK ETTİ

Ve merakla beklenen 21 Mart gelmişti. Sabah erken saatlerde insanlar alandaki yerini almaya başlamıştı. Rengarenk allı pullu elbiselerini giymiş kadınların coşkusunu soğuk hava ve çamurlu zemin bile kaçırmamıştı.

Dilerseniz kısa özetle “Nevruz 2026 Diyarbakır” izlenimlerimi kısa bir özetle aktarayım. Öncelikle Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nü tebrik ediyorum. Alana girer girmez zikrettiğim ilk cümle şu oldu; güvenlik ve huzur aynı anda muhteşem bir sentez oluşturmuş.

Alan kalabalıktı fakat güvenlik uygulamasının profesyonelliği, “varken yokmuş gibi” etkisi ve nezaket-samimiyet ruhu birleşince herkes halinden memnundu.

Diyarbakır Nevruz’unda yaklaşık 12 bin polis görev aldı.136 bin metrekarelik alan, toplam uzunluğu 10 kilometreyi bulan güvenlik bariyerleriyle çevrildi. Gelenler 6 giriş kapısından 3 kademeli aramadan geçirilerek içeri alındı. Ve o gün o alanda tam tamına 120 bin kişi vardı. 

ÖCALAN’IN MESAJI ALKIŞLARLA KARŞILANDI 

Sahneden yapılan konuşmalar ve okunan mesajlar arasında bilhassa Abdullah Öcalan’ın mesajı alkışlarla karşılandı.

Öcalan’ın konuşmasının özeti şöyleydi:

“Ortadoğu’da bin yıldır sürdürülen din, mezhep ve kültür savaşları, halkların birlikte yaşama kültürüne vurulan en büyük darbedir. Her kimlik, her inanç kendi kabuğuna çekilerek ve ötekini düşmanlaştırarak var olmaya çalıştıkça halklarımızın arasındaki uçurum derinleşmektedir. Ortak değerlerimiz, ortak kültürümüz yok sayılmakta; farklılıklarımız savaş nedeni haline getirilmektedir.

27 Şubat 2025 tarihinde başlattığımız süreç Nevruz’un ruhuna uygun bir birlikteliğin temellerini yeniden diriltmek içindir. Bunun için kültürlerin, inançların bir arada yaşayabileceğine, dar milliyetçi anlayışları aşıp demokratik entegrasyon temelinde birleşebileceğimize ve birlikte var olabileceğimize inanmamız gerekir. Tarihimizde olduğu gibi günümüzde de her türlü savaş dayatmalarını, yoksulluğu ve barbarlığı geriletebileceğimizi bilince çıkarmamız gerekir.

Kültür yaratan bir bölge olan Ortadoğu’nun, hegemonik güçlerin elinde bir savaş alanına dönüştürülmesine fırsat vermeyelim. Tarihte olduğu gibi günümüzde de bu büyük kültürün kendini özgürce ve gerçek kimlikleri temelinde ifade etmelerinin, bütünleşmelerinin önündeki engelleri birlikte aşabiliriz. Milliyetçilik ve mezhepçilik hastalığını geride bırakıp, halklarımızın binlerce yıllık tarihsel dayanışma kültürünü esas aldığımızda aşamayacağımız engel yoktur.”

BAKIRHAN DA ÖNEMLİ MESAJ VERDİ

DEM Parti Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın konuşması da güncelin ruhunu yansıtıyordu. Bilhassa şu cümlelerini zihnim özenle cımbızladı; “bugün yakılan ateş bir dönemin kapanışı, yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu Nevruz, isyandan inşaya geçişin Nevruzudur. Bu Nevruz ateşi hiç sönmeyecek.”

Yani; Yeni Türkiye’yi inşaya devam edilmesi gerekiyor biz de bu devamlılıkta kararlı bir şekilde varız diyordu Bakırhan. 

ALANIN RUHU YOKTU 

Diyarbakır Nevruz alanına sık aralıklarla asılan Abdullah Öcalan’ın posterleri fazlasıyla göze çarpıyordu. Adımladığım alanda elbette ki fazlasıyla yansımayı kendimce not ettim. Alanda gençler ve çocuklar yoğunlukluydu. Ve bir kısmının elinde Selahattin Demirtaş’ın posterleri vardı. Selahattin Demirtaş’ın posterlerini elden ele gezdirip fotoğraf ve video çekiyordu gençler-çocuklar. Alan kalabalıktı fakat o kalabalığın “RUHU YOK” gibiydi. Sanki onlarca yıllık bağımlılığın yarattığı etkiyle gelmişti insanlar. “Duygusal boşluğun” yarattığı kontrol edilemez açlığı gidermeye çalışıyordu alandakiler. Fakat bu giderme çabası keyifle değil onlarca yıldır “alıştırıldığı” bir rutinle olurken, bağışıklık sistemi de şimdilerde kendi savunma mekanizmasını güçlendiriyor ve “istediğim artık bu değil” diyor gibiydi. 

Alanda sabit duran bir kitleden ziyade sürekli bir gidenler gelenler sirkülasyonu vardı. Havanın soğuk olması nedeniyle bu sirkülasyon yaşanmıştır diyebilirsiniz fakat geçmişte de yağmur, çamur, soğuk altında nice Nevruzlar oldu ve bu durum yaşanmadı derim. Neden mi? Çünkü geçmiş Diyarbakır Nevruzlarında alanda bulunanlar hiç durmadan halay çekerdi ve soğuk havayı hissetmezdi. Bu yıl o coşkulu devasa halay zincirleri pek yoktu ve belki de bu nedenle “ruhlarla birlikte bedenlerde” üşüyordu. 

Alanın ses düzeni çok kötüydü bu nedenle yapılan konuşmaları anlamak zor oldu. Sunumları yapan ve mesajları okuyan kişiler keşke profesyonel olsaydı zira bir yazıya can veren; okuyan kişinin ses tonudur, vurgularıdır, imla bilgisidir ve hepsinin birleşimiyle ortaya çıkan profesyonelliğidir. Bu tarz programlarda hatır, gönül, dost, tanış, zorunluluk halleri olmamalı çünkü alana toplanan insanlar profesyonel programlar eşliğinde kutlamayı hak etmekle birlikte kurumlarda vatandaşlarına bu saygıyı göstermek zorundadır. 

Diyarbakır Nevruz’undan elde ettiğim çok önemli bir analiz daha var. Alan kalabalıktı fakat o kalabalığın ruhu yoktu demiştim az önce. O kalabalık “bağımlılık mirası” için oradaydı sanki. Fakat gençlerin ve çocukların bilinç altındaki bağımlılık mirasıyla birlikte gözlerinde bir boşluk ve o boşluğu dolduracak “bir arayış” vardı.

Tam da bu noktada aylardır çalıştığım, yazdığım, konuştuğum “Kürt Uyanışı”na değinmek istiyorum. Çünkü bu boşluğun ve arayışın başka bir sebebi yok. 

Tüm Ortadoğu ile birlikte Türkiye’de de zihni-fikri “değişim uyanışı” yaşıyor Kürtler. Dünya değişirken Kürtlerin değişmemesi elbette ki mümkün değildi. Bu değişim gereksinimi Terörsüz Türkiye miladı ile su yüzüne çıktı. 

Misal Leyla Zana Kürtler için önemli bir değer olmasına rağmen her zaman, her yerde, hep aynı cümlelerle Leyla Zana’yı görmek artık kimseleri mutlu etmiyor. Hele ki gençler ve çocuklar için bir şey ifade etmiyor Leyla Zana. 

“Zirvede bırakmayı bilmezseniz ve kenara çekilip ardınızdan yenileri yetiştirmezseniz, gönüllerdeki kutsallık makamından çabuk düşersiniz…” 

Kürt siyasetinin en büyük sorunu da bu; bireyde-söylemde güncellenememe ve topluma dokunamama! 

21 Mart’ta alanda gördüğüm ruhsuz ve arayıştaki Kürtler için YENİ SİYASİ; aksiyon-aktivite-icraat alanları yaratılmazsa “yeni bir emperyalizm oyunu kurgulanabilir” yeni nesil Kürtler için aman dikkat!

Çünkü Kürtler zihni ve fikri aktivasyonu fazlasıyla yoğun yaşayan, her zaman damarlarında 18’lik deli kan dolaşan bir halk bu nedenle doğru kanallar eşliğinde deşarj alanları yaratılmalı… 

 

 

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...