Mutluluğun değişen tanımı
Son dönemlerde birçok insanda gözlemliyorum: Artık insanlar mutlu değil; mutsuz bir topluluğa dönüşmüş durumdayız. Geçmişte yaptığımız küçücük aktivitelerden mutlu olurken ufak bir sahil yürüyüşü, sevdiklerimizle geçirilen zaman, içilen bir fincan kahve artık bunlar bizi eskisi gibi mutlu etmiyor.
Daha çok maddesel olguların içinde, aynı kısır döngüye sıkışmış ve bu şekilde mutlu olmaya çalışan bir toplum haline geldik. Dijital dünya, “sahte dopamin” dediğimiz durumla saniyeler içinde bize farklı bir haz enjekte etmeye çalışırken, farkına varmadan hiçbir şeyin bizi mutlu etmediği bir hale dönüşüyoruz. Anhedoni; yani hiçbir şeyden keyif alamama, mutlu olamama durumu…
Dönüp bakın aynaya: Gerçekten sizi son zamanlarda neler mutlu ediyor? Yaptığınız işlerden mutlu musunuz? Birçoğunuzun vereceği cevap ne yazık ki “hayır” olacaktır.
Oysa insan, kaybettikçe anlıyor. Hep söylerim: Anne ya da babanızla yaptığınız bir pazar sabahı kahvaltısı, eşinizin gözlerine bakarak içtiğiniz bir bardak çay, uzun uzun yapılan hoş sohbetler… Ne kadar kıymetli ve değerliydi.
Şimdi ise sosyal medya, başkalarının hayatlarını takip ettikçe bizi daha da mutsuz eden bir araca dönüştü. Biz, maalesef mutlu değiliz; mutluluktan oldukça uzağız.
Eğer gerçekten maddenin ardındaki manevi iklime ulaşamaz, bu perdeyi kaldırıp insani ve vicdani dengeyi yakalayamazsak mutlu olamayacağız. Birbirinin elini samimiyetle tutan, gerçekten destek veren, birbirinin gönül dünyasını anlamaya çalışan insanlar olmalı ve bu toplumsal enerjiyi birbirimize yansıtmalıyız.
Mutluluk çok uzakta değil; aslında hemen yanı başımızda. Ama bunun için mutluluğun tanımını biraz olsun değiştirmemiz gerekiyor. Bugün kullandığımız “mutluluk” kavramı bizim için başka bir yere kaymış durumda. Onu yeniden düzenlemeli, farklı bir bakış açısıyla yeniden inşa etmeliyiz.
Hayat gerçekten çok kısa. Üç günlük dünyada bu kadar hırs, kin ve nefretle değil; çok daha fazla insani eylemle, cana ve canlıya dokundukça mutlu olacağız.