Bildirim çağında 'Bir köşeye çekilmek' ne kadar mümkün?
Sabah gözünüzü açtığınız ilk saniyeyi düşünün. Henüz rüyanızın etkisinden çıkamamışken, eliniz gayriihtiyari o cam ekrana gidiyor, değil mi? Daha afyonunuz patlamadan dünyanın öbür ucundaki bir savaşı, ülkenin diğer ucundaki bir tartışmayı, bir influencer’ın yeni aldığı arabayı ve üç arkadaşınızın tatil fotoğrafını aynı anda zihninize boca ediyorsunuz.
Tebrikler, güne yine "başkalarının gündemiyle" başladınız.
Tam bu noktada kulaklarımızda o tanıdık ses çınlıyor: "Neden arkadaşım, neden?!" Mandıra Filizofu’nun modern hayata fırlattığı o meşhur "Neden?" sorusu, bugün her zamankinden daha çok can yakıyor. Neden her saniye bir şeylerden haberdar olmak zorundayız? Neden dünyayı kurtarma telaşıyla kendi iç dünyamızın yangınını görmezden geliyoruz? Mustafa Ali, Çökertme köyünde bir kulübede yaşayıp "Ben çalışmaya karşıyım" derken aslında sadece mesai saatlerine değil; modern dünyanın bizi içine çektiği bu anlamsız "koşturmaca ve her şeye yetişme" çılgınlığına karşı çıkıyordu.
Biz öyle bir çağda yaşıyoruz ki, artık duygu dünyamız bile bir "kaydır-geç" hızına endekslendi. Sosyal medya platformlarında gördüğümüz bir paylaşımda bir felakete sarsılıp kalbimiz sıkışıyor; hemen altındaki akışta ise absürt bir kedi videosuna kahkaha atıyoruz. Üzüntümüz üç saniye, neşemiz beş saniye sürüyor. Mandıra Filozofu’nun o çok kızdığı "modern kölelik", artık sadece plazalarda kart basmakla sınırlı değil; cebimizdeki ekranların başında, algoritmalara dikkatimizi satarak gönüllü köleler haline geldik.
Aslında bugün dünyanın en pahalı metası ne petrol ne de altın. En pahalı şey; sizin dikkatiniz. Ve siz dünyayı takip ettiğinizi sanırken, o doymak bilmeyen gündem canavarı sizin vaktinizi, odaklanma yeteneğinizi tüketiyor. Eskiden dünyadan bihaber olmak bir eksiklikti. Bugün ise durum tam tersine döndü. Artık bilinçli olarak gündemden uzak durabilmek, o bitmek bilmeyen dijital gürültüyü kapatıp sessizliği seçebilmek en büyük entelektüel lüks haline geldi.
Dünya o kadar hızlı dönüyor ki; artık en büyük devrim, tıpkı Mandıra Filozofu gibi parayı, pulu, kariyer basamaklarını ve "bildirimleri" elinin tersiyle itip, bir köşede sakin bir kap su gibi kendi dinginliğinde kalabilmektir. Çünkü o su, köşede dururken bile etrafındaki gürültüye aldırmaz; sadece var olur.
Şimdi bu yazıyı bitirirken size dürüst bir soru: Bu satırları okurken telefonunuza kaç tane bildirim düştü? Ve siz o bildirimlere bakmamak için kendinizle kaç kez savaşmak zorunda kaldınız?
Biliyorum, bu yazıyı çok beğendiniz. Şimdi hemen aşağıdaki "Beğen" butonuna çökmek, "Kaydet"e basıp bir daha asla açmayacağınız o klasöre fırlatmak ve yoruma arkadaşlarınızı etiketleyip "Aaa tam bizlik" yazmak için can atıyorsunuz. Hatta bu yazıyı hikayenizde paylaşıp ne kadar farkındalık sahibi bir "dijital bilge" olduğunuzu herkese kanıtlamak istiyorsunuz.
Bu yazıyı paylaşmak, sistemi eleştirmenin değil, onun beslenmesini sağlamaktır. "Dijital bilge" rolü takınmak için ekranı parlatırken, aslında algoritmanın tam da istediği gibi davranmış olursunuz. Oyunun kurucuları, eleştiriye bile bir "etkileşim" olarak baktığı an zafer kazanır. Yine de insan doğası gereği, bu satırları okuduktan sonra içinizden gelen o "paylaşma" dürtüsünü bastırmak imkansız gelebilir. Belki de en büyük ironi, bu yazıyı başkalarının görmesini sağlayarak "ben farkındayım" mesajı vermeye çalışırken, aslında sessizliği seçemediğimizi itiraf etmemizdir. Telefonu tamamen bırakmak zorunda değiliz; önemli olan onu bir efendi değil, sadece bir araç olarak kullanmayı öğrenmek ve gerektiğinde ekranı kapatıp kendi sesimizi duyabilmektir.
Muhabbetle...