Gerçeklik ve hayal arasındaki ince çizgi
Penceremin kenarında çayımı yudumlarken masadaki faturaya ve hemen yanındaki ajandama gözüm ilişti. Ajandanın sayfaları açılacak su kuyuları, temeli atılması planlanan mescidler, rotalar ve ziyaret listesiyle doluydu. Şöyle bir arkama yaslanıp düşündüm: Gerçekten ne ara bu kadar koşturmacanın, bu kadar rasyonel bir dünyanın içine gömüldük?
Hepimizin dilinde benzer, biraz da sitemkar bir nakarat var: "Hayatın gerçekleri var, hayallerle karın doymuyor."
Doğru, yalan değil. Dünya hayallerle dönmüyor. Yerçekimi diye bir şey var, statik hesaplar var, bütçeler var, sabahın köründe şantiyede ya da sahada olmak zorunluluğu var. Sadece niyet ederek, bir yıldız kaydığında dilek tutarak ya da güzel temennilerde bulunarak o kuyulardan su çıkaramıyor, o mescidlerin kubbelerini göğe yükseltemiyoruz. Dünya; emeğin, stratejinin, ter dökmenin ve katı kuralların üzerinde yükseliyor. Gerçeklik, bu hayat mücadelesinde ve ortaya koyduğumuz işlerde ayakta kalabilmemiz için kuşanmamız gereken bir zırhtır.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var ki, insanı insan yapan, dünyayı yerinden oynatan tam olarak orasıdır: Hayalsiz de olmuyor.
Eğer dünya sadece mantıktan ve o katı kurallardan ibaret olsaydı, insanlık adımlarını hep sınırların gerisinde tutardı. Düşünsenize; 17. yüzyıl İstanbul'unda Galata Kulesi'nin tepesine çıkıp rüzgarı arkasına alan Hezarfen Ahmed Çelebi'yi... Akıl ona "İnsan kuş değildir, uçamaz" diyordu ama onun içinde sınır tanımayan bir hayal vardı. O hayal olmasaydı, Hezarfen o kanatları tasarlayabilir, Üsküdar'a kadar o muazzam süzülüşü gerçekleştirebilir miydi? Gerçeklik kulede beklemekti, hayal ise gökyüzüne meydan okumaktı.
Ya da koca bir imparatorluğun siluetini taşla ve aşkla şekillendiren Mimar Sinan'ı düşünün... Süleymaniye'yi, Selimiye'yi sadece taşları üst üste koyarak mı inşa etti sanıyoruz? O devasa kubbelerin yükünü taşıyacak statik hesabı yapmadan önce, o camilerin yüzyıllar boyunca kubbesi altında insanları toplayacağını, göğe doğru yükselen minarelerin birer estetik abidesi olacağını hayal etmedi mi? Keza Mardin'in bir köyünden çıkıp dünya bilim tarihine adını altın harflerle yazdıran Aziz Sancar da laboratuvarda sabahlayacak gücü o büyük hayalinden, insanlığa fayda sağlama sevdasından almadı mı?
Ortaya konan her büyük mimari eser, açılan her su kuyusu, insanlığa dokunan her buluş; formüllerden ve hesap kitaplardan önce "Acaba olabilir mi?" diye kurulan o büyük hayalle başlar.
Asıl mesele, bu iki zıt kutbu kavga ettirmek değil, onları barıştırmaktır. Hayatın sırrı; aklımızı gerçeğin emrine verirken, kalbimizi hayallerin rehberliğine bırakmakta saklıdır.
Hayallerimiz bize gitmek istediğimiz rotayı çizer, yapacağımız işlerin ruhunu belirler; attığımız gerçekçi, planlı ve disiplinli adımlar ise bizi o rotada yürütür, o kuyuyu kazdırır, o mescidin temelini attırır. Hayali olmayan bir gerçeklik insanı kurutur, yapılan işi sadece kuru bir yapıya dönüştürür; gerçeği olmayan bir hayalperestlik ise insanı sürekli bir hayal kırıklığı uçurumuna sürükler.
Dostlar; dünya sadece hayallerle dönmüyor. Onu döndüren emektir, hesaptır, kitaptır, fiziki dünyadır. Ama o dünyayı yaşanabilir kılan, toprağa can, taşa ruh, insana umut ve geleceğini inşa etme arzusu veren tek şey hayallerimizdir.
Gözlerinizi gerçeklerden ayırmayın, işinizin hesabını sağlam yapın ama Hezarfen gibi gökyüzüne bakmayı, Koca Sinan gibi ufkun ötesini düşlemeyi de asla unutmayın. Çünkü hayat, tam olarak o ikisinin arasındaki çizgide yaşanıyor.
Muhabbetle...