Kültürel iktidar: Bir toplumun hikâyesini kim yazıyor?

YAYINLAMA:

Bir toplumun geleceği yalnızca seçim sonuçlarıyla, ekonomik göstergelerle veya siyasi güç dengeleriyle belirlenmez. Asıl belirleyici olan, o toplumun neye inanacağına, neyi güzel bulacağına, neyi doğru kabul edeceğine ve çocuklarına hangi hikâyeleri anlatacağına kimin yön verdiğidir. İşte buna kültürel iktidar diyoruz.

Geçtiğimiz yazıda kültürün kodlarından söz etmiştik. Kültürün, toplumların görünmez yazılımı olduğunu; davranışlarımızı, tercih ve yönelimlerimizi şekillendirdiğini ifade etmiştik. Eğer kültür bu kadar belirleyici bir güce sahipse, o halde asıl iktidarın yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kültürel olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Çünkü siyasal iktidarlar kurumlar inşa edebilir, önemli dönüşümlere öncülük edebilir ve kültürel üretim için gerekli zemini hazırlayabilir. Ancak insanların zihin dünyasını, beğeni ölçülerini ve hayallerini tek başına belirleyemez. İnsanların neyi normal, neyi meşru ve neyi arzu edilir gördüğünü belirleyen şey büyük ölçüde kültürel alanda üretilen anlam dünyasıdır.

Bir toplumun izlediği filmler, dinlediği şarkılar, benimsediği kahramanlar ve yücelttiği değerler, o toplumdaki kültürel yönelimlerin aynasıdır. Çünkü kültürel iktidar, insanların neyi seveceğine, neyi önemseyeceğine ve hangi değerleri geleceğe taşıyacağına etki edebilme kapasitesidir.

Bugün dünyanın güçlü ülkelerine baktığımızda, sadece ekonomik veya askeri üstünlüklerini değil, kültürel üretim güçlerini de görüyoruz. Çünkü hikâye anlatabilenler, kavram üretebilenler ve estetik bir dil kurabilenler, sınırların ötesinde bir etki alanı oluştururlar. Burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

SİYASAL BAŞARI KÜLTÜREL BAŞARIYI KENDİLİĞİNDEN ÜRETİR Mİ?

Elbette hayır. Ancak siyasal başarı, kültürel dönüşüm için gerekli zemini ve imkânları oluşturabilir. Bir bakıma, kültürel inşanın ilk aşamasıdır; fakat tek başına yeterli değildir. Çünkü siyasi iktidar değişebilir, ekonomik şartlar dönüşebilir; buna karşılık kültürel alan uzun soluklu bir emek ve birikim gerektirir.

Tarih bunun en güçlü örneklerinden birini Osmanlı’da göstermiştir. Osmanlı’nın asıl gücü yalnızca siyasi kudretinden, askeri başarısından veya ekonomik imkânlarından kaynaklanmıyordu. Onu asırlar boyunca etkili kılan şey, geniş bir coğrafyada kurduğu kültürel etki alanıydı. İstanbul, sadece bir başkent değil; ilmin, sanatın ve düşüncenin merkeziydi. Balkanlar’dan Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada insanlar yalnızca Osmanlı’nın siyasi gücünden değil, ürettiği medeniyet dilinden ve değerler dünyasından da etkileniyordu. İşte bu, kültürel iktidarın en güçlü örneklerinden biridir.

Kültürel iktidar, kurumlara sahip olmak değil; insanların gönlünde ve zihninde karşılık bulabilmektir. Bir toplum kendi hikâyelerini anlatamıyor, kendi estetik dilini kuramıyor ve kendi değerlerini yeni nesillere aktaramıyorsa, başkalarının ürettiği anlam dünyasının tüketicisi hâline gelir. O zaman siyasi bağımsızlık korunmuş olsa bile kültürel bağımsızlık giderek zayıflar.

Bugün üzerinde düşünmemiz gereken mesele, kültürel iktidarın nasıl inşa edileceğidir. Çünkü kültürel iktidar bir günde kazanılmaz; sabır, emek ve sürekli üretim ister. Güçlü eserler, nitelikli sanatçılar, derinlikli fikir adamları ve kendi medeniyet birikimiyle konuşabilen kurumlar olmadan kalıcı bir kültürel etki alanı oluşturmak mümkün değildir.

Bir toplumun gerçek gücü, yalnızca sahip olduğu ekonomik kaynaklarda değil; yetiştirdiği insanlarda, anlattığı hikâyelerde ve dünyaya sunduğu anlam teklifinde saklıdır. Çünkü medeniyetler önce zihinlerde ve gönüllerde doğar, ardından kurumlara, şehirlere ve tarihe dönüşür.

 

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...