Temsiliyet sorunumuz var
Büyük soru şu; insan bu alemde neyi temsil ediyor? Küçük soru da şu; insan kendini tanıyor mu? İnsan temsil ettiği şeyi bilseydi yer yüzünde nasıl yürürdü? İnsan olmanın nasıl bir değer olduğunu bilseydi kendine kıyar mıydı? Kendini tanısaydı etrafındaki her şeyle iletişimi nasıl olurdu? Üst üste sorular cevaplanmayı bekliyor. Yüzyıllardır insanoğlu bu sorulara az, çok kafa yordu. Aldığı cevaplardan tatmin oldu mu bilemem ancak şimdi yaşadığımız modern zamanlara baktığımızda soruların cevaplarını pek de verememişiz gibi geliyor. Cevaplar verilmiş olsa da bugün kimse ya o cevaplara bakmamış ya da ilgilenmemiş ve dahası insanlığın temsiliyetini kendine göre yorumlamayı daha kolay bulmuş.
İnsan farkında mı?
Şeytan demedi mi sağınızdan, solunuzdan, önünüzden, arkanızdan insanoğlunu kandırmak için elimden geleni yapacağım? İnsan bu çağrıyı ve şeytanın hilelerini bildiği halde neden defalarca aynı tuzağa düşüyor? Temsil ettiğimiz şey nedir? Belki en baştan sormalıydım insan temsiliyetinin farkında mı? Yani farkında mı insan? Farkında olmak mümkün olsa da farkındalığına yakışır bir şekilde yer yüzünde yürümek büyük cesaret işiymiş onu anladık son üç yıldır. Ancak ahmaklar farkında değildir.
İnsan kanadı kırıldığı yerden iyileşir
O halde kanadının neye yaradığını bilmek çok önemlidir. Kanadım uçmaya yarar demeye gerek var mı? Aslında yok ama insanoğlu yeryüzünde bu sorunun cevabını biliyor gibi davranıyor. Öyle karışık bir yapıyız ki, hepimizin Allah’a ihtiyacı var. Kaybolmamak için temsil ettiğimiz insanlığı hakkı ile taşıyabilmek için O’na ihtiyacımız var. Çünkü insan şeytanın elinden tutanlar ve tutmayanlar arasında kaldı. Kanadı kolu kırıldı insanın. Şimdi şeytan her türlü şirinlikle karşımızda. İnşa ettiğimiz dünya bizi yutmuş durumda. Biz balığın karnındayız. Kör kuyulardayız. İdeolojilerin çiğ ve çaresiz teslimiyetindeyiz. Dindarlar dini temsil ettiğini zannederek kendi inancını dayatıyor. İdeolojilerin köleleri yine başkasının inancını kendi inancı zannederek dayatıyor. Evet gerçekten de şeytan her yerde. Kanadımız kırıldı. Koptuğu yerden onarmamız gerek. Nereye bakmamız gerektiğini bilsek de cesaret edemiyoruz. Çünkü insanoğlu rahata meyilli. Kanatlar çalıştıkça güçlenir. En yükseğe ulaşmak için o kanatları kullanmak gerekir. Ama sığınıyoruz işte temsil ettiğimizi sandığımız köhne gerçeklere.. Gerçekler de oysa değişebilir, gelişebilir. Öyle de olmalı ki kanatlar kırıldığı yerden tekrar iyileşebilsin.
Doğruyu bulmak isteyen kim?
Bir büyük savaşın içindeyiz ve artık bu savaşlar topyekûn gibi görünse de hep kendi bireysel savaşlarımız. Başkalarının çıkardığı savaşlarda dahi temsiliyetimizi bilmek, korumak ve doğru yansıtabilmek hepimizin üzerine düşen bir görev gibi adeta. Bugün için evet artık geçiştirilecek bir zaman kalmadı. Ne yapıyorsak ne ediyorsak her şey kendi savaşımızın imtihanını geçmek için. Zira Allah’ın ahdi vadi katidir. Buna göre nurunu tamamlayacaktır. Biz O’nun sözlerinin hangisini ne kadarını, nasıl temsil edebiliyoruz? İşte sınav soruları da buradan gelecek vesselam.
16 SATIR

Modern kaldırımlar
Çok sesli kalp atışı kaldırımları inletirken insanlar, sessizce ama hunharca yemeklerini yiyorlardı. O kadar gürültülüydü ki kimse duymuyor, duyamıyordu açlığın sesini. Modern binaların kesiştiği kaldırımlara boylu boyunca yatan utancı kimse görmüyor, göremiyordu. O kadar büyüktü ki kaldırımdaki düşler, herkes içine düşüyor, düşüyordu. İzler beliriyordu kaldırımda yorgan, döşek, kirli ellere uzanan kimse olmuyor, olamıyordu. Uyanamıyor, uyanamıyordu bir türlü insanlık kaldırımlarda. Beton, asfalt ve bütün buluşlar, düşlerin içinde kar topu misali, insanlığın üzerinden geçiyor, geçiyordu. İnsanlık görmemeye devam ediyordu. İnsanlık modern kaldırımlarda yürümeye devam ediyor, ediyordu. Yürüdükçe önünde açılıyor, açılıyordu kozmosun ışıkları yine de göremiyor, göremiyordu parçalanan bedenleri. Kaldırımın nice köşesinde burun büktüğü bir ışık hüzmesi, oysa ona açılan bir perdeydi. Fırtına meleği kanatlandırıyor yerde yatan utancı insanlık adına. Kimse utanmıyor, utanmıyordu kaldırım kadar.
ARTI EKSİ
ARTI
Kep yerine kuşak bağlama
Mesela ODTÜ’de kep yoktur sadece cüppe vardır. Belki de Türkiye’de tek üniversite ODTÜ olabilir bu yönüyle. Yıllar önce anaokullarında da mezuniyet törenleri yapmak bana çok saçma gelmişti. Kepli fotoğraflar özel giysiler o güne özel pastalar bir takım etkinlik firmalarından hizmet almalar, hatta hatta kuaföre götürülen kız çocukları bile vardı. Neyse on beş sene aradan geçti belki daha fazla ipin ucu kaçtı tabi. O zaman hadi çocuklar ön plandaydı şimdi öğretmenler ve anneler aldılar sazı ellerine. Sosyal medyada başörtülü velilerin ya da öğretmenler eleştirilse de bunun anlayışla paçozlaşmayla ilgilisi olduğunu söylemeliyim. Lise mezuniyetimizde Hilton otelde çay partisi olmuştu. Sadece mezunlar ve öğretmenlere özeldi. Veliler olmuyordu zaten. Kapitalizm nereden vuracağını iyi biliyor. Güzel habere geçiyorum; Kayseri Üniversitesi Türk Ahilik geleneğinde usta çırak ilişkisinin bir remzi olan kuşak bağlama töreni yapmış. Yani mezuniyet töreninde kep fırlatmak yerine öğrencilere kuşak bağlanmış. Diploma aldıklarını gösteren bizim geleneğimize uyan bu davranışından dolayı Rektör Kurtuluş Karamustafa beyi tebrik ederiz.
EKSİ
Çer, çöp utandırdı beni de usandırdı.
Sokağımızda bir inşaat var. Tam balkonumun dibinde de inşaata ait demirler yığılı. Etraftaki çer, çöp rüzgarla birlikte geliyor demirlerin arasına sıkışıyor. Gündüz onları toplayayım dedim. Çünkü berbat bir görüntü oluşturuyor. Ellerime bahçıvan eldivenlerini giydim. Önlüğümü taktım bir de çöp torbası ile toplarken sanırım inşaatın ustasıydı abla dedi biz toplarız. Utandı. Eh demek insanları utandırmak lazım. Evet o gün toplandı ancak sonrası yok. Yine birikti o çöpler. Ben yine hal diliyle söylemek için elime eldiven çöp torbasıyla dışarı mı çıkayım?
Dış Dünyadan
Hissizliğin Konforu
Efsane grup Pink Floyd ve ünlü şarkıcısı Roger Water tarafından 1979 yılında bestelenen Comfortably Nomb adlı eser Filistinli şarkıcı Mona Miari ile tekrar yorumlandı. Roger Waters’ın Filistin aktivistliğini bilmeyen yoktur sanırım. Comfortably Nomb yani hissizliğin konforu olarak çevirebileceğimiz bu şarkı bize Gazze karşısında tamamen donduğumuzu anlatıyor. Şarkının klasik versiyonuna ait sözlerin arasına başka sözler de girilmiş. Çok etkileyici olmuş. Özellikle Filistinli şarkıcı Mona Miori’nin muhteşem tınısı ile insanın içine işleyen bir yakarış çıkmış ortaya. Dokuz dakikalık bir klip hazırlanmış. Gazze’nin bombalanmış yıkık dökük binaları arasından insan silüetleri ve çocuklar. Özellikle de çocuklar. Klibin sonundaki kız çocuğu şu vurucu cümle ile bizim duyup duymadığımızı anlamaya çalışıyor. Kız şöyle diyor “Güneş ne zaman doğacak”. Hissettiğimiz zaman demek isterdim. Ama ne zaman? Hepimiz konforlu alanlarımızdan hislerimizi kontrol etmeye kalkacağımızı mı sanıyoruz? Birinin derdi ile dertlenecek miyiz? Bu sorular cevap bekliyor. Daha da önemlisi dert edinen sanatla insanların hislerini uyandırmaya çalışanlar var ve bu çok değerli. Ayrıca bir bağış bağlantısı da var bu kliple ilgili olarak. Oraya da destek olabilirsiniz. An itibariyle 12bin doları aşmış bir bağış toplanmış.
EDİTÖR

Futbol dışında da spor var
Hepimiz farkındayız ki futbol dışında farklı branşlarla uğraşanlar bu son dünya kupası hezimetinden sonra yakınmaya başladılar. Çok da haklılar. Haklılar çünkü medya hep aynı tarafa bakıyor. Voleyboldaki başarılarımız bu kadar ortadayken onlar bile futbol kadar söz konusu olamıyor. Hep denilir ya; “Futbol sadece futbol değildir”. Dilim döndüğünce sıralamaya çalışacağım bakınız şimdi: Para tenis Roland Garros’ta finale yükselen ilk Türk sporcu Ahmet Kaplan oldu. Diğer bir başka Kayseri’den sporcumuz; Ayşegül kızımız 45 kiloda Muay Tai sporunda Dünya 1.si oldu. Bunlardan ve nicelerinden haberimiz olmuyor. Jui Jitsu sporunda Çin’de defalarca ödül almış sporcumuz Yunus Emre hocamız var. Büyükelçiliğe ben ödül aldım Türk bayrağını göndere çektirdim demek için bayağı uğraşmış. Ayrıca Tenis sporunda garip şeyler duyuyoruz. Türkiye federasyonundan mı kaynaklanıyor nedir anlayamadığımız bir durum var? Son iki yıldır tenisçilerimizden ikisi başka ülkelerin vatandaşlığına geçmiş olması ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir durum. Bir spor gazetesinin haberine göre bunun sebebi federasyonun tenisçilerinin dönüş biletlerini bile planlayamaması ve başka konulardaki organizasyonsuzluklar. Bir sporcunun kafası berrak olmalı ki işine odaklansın. Bu anlamda federasyonlarımızın bu denli aksaklıkları Gençlik ve Spor bakanlığımızın odağında mıdır? Medyada haber olmayan bu sporların ve federasyonların ne yaptığını da göremiyor bilemiyoruz. Sosyal medyada haber olmasa peşine düşmeyeceğiz. Çünkü bizde medyada adam gibi branşlaşma da yok. Olsa n’olacak? Futboldan yer kalacak mı, yer alacak mı? Evet, futbol PR açısından çok büyük getirisi var ancak oraya saplanıp kalmak da başka insanları küstürüyor, başarının önündeki engel olarak karşımıza çıkıyor. Diyeceğimiz o ki; spor gençliğin kurtuluşu için çok önemli. Federasyonların temiz olması ayrıca daha da önemlisi Gençlik ve spor bakanlığımızın konuya dair açıklamalar yapması daha da önemli. Ben önemsiyor ve bundan sonra da mümkün olduğu kadar diğer spor alanlarına göz atacağım. Hem bireysel hem de takım sporların desteklenmesi, iyileştirilmesi ve de medya ile işbirliklerinin daha fazla olması lazım.
PERİSKOP
DİLİM ile dil öğren
Millî Eğitim Bakanlığı, eğitimde dijital dönüşüm vizyonu doğrultusunda geliştirdiği yapay zekâ destekli yabancı dil öğrenme platformu DİLİM’i kullanıma sundu. Yapay zekâ destekli ücretsiz dil öğrenme uygulaması olan bu uygulama ilk etapta İngilizce ve Türkçe öğrenimine yer veriyor. 7 yaş üzerinde herkesin kullanabileceği ve zaman içinde yeni diller, yeni beceriler kazandıracak olan bu uygulama yerli- milli olması bakımından önemli. Dualingo diye çok bilinen bir uygulama var biliyorsunuz. Ancak bu uygulamada insanı rahatsız eden diyaloglar var. Mesela eşcinsellik, cinsiyetsizlik buralarda meşrulaştırılıyor. Bizim kültürümüze ait olmayan birtakım kutlamalar, anlayışlar hatta müzik zevkleri aşılanabiliyor.
DİLİM; mobil ve web üzerinden erişilebilen platform, kullanıcıların kendi öğrenme hızlarına uygun şekilde ilerlemelerine imkân tanırken gelişim süreçlerinin de düzenli olarak takip edilmesini sağlıyor. Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Programı (CEFR) ile uyumlu ölçme ve değerlendirme altyapısı sayesinde kullanıcıların dil yeterlilikleri objektif biçimde değerlendirilebiliyor. Ayrıca sistem, kapalı devre bir altyapıda çalışıyor ve kullanıcı verileri Bakanlık sunucularında güvenli şekilde saklanıyor.
Öğretmen ve Veliler de Sürecin İçinde
Platform bünyesinde yer alan öğretmen modülü sayesinde öğrencilerin gelişim durumları takip edilebiliyor, sınıf ve bireysel performans raporları görüntülenebiliyor. Veli entegrasyonu ise ailelerin çocuklarının öğrenme süreçlerini yakından izlemelerine ve eğitim süreçlerine daha etkin katılım sağlamalarına imkân tanıyor.
Platformda Türkçe dili olması da çok kıymetli. Özellikle ülkemizde yaşayan yabancı öğrenciler açısından Türkçe seçeneği çok faydalı olacaktır.
Turan Koridoru: Avrasya’nın yeni jeopolitik kilidi ve Bahçeli’nin stratejik okuması
(Siyaset Bilimi Uzmanı Sinem Bayar)
Son dönemde küresel siyasetin ve bölgesel dengelerin merkezine oturan Kafkasya-Orta Asya hattı, sadece sıradan bir lojistik güzergâh ya da transit ticaret yolu değildir. Burası, Türk dünyasının asırlık coğrafi kopukluğunu ortadan kaldıracak, tarihin akışını değiştirecek stratejik bir eşiktir. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin uzun süredir büyük bir kararlılıkla gündemde tuttuğu ve "Turan Koridoru" (jeopolitik adıyla Zengezur Koridoru) olarak nitelendirdiği bu hat, Ankara’nın yeni dönem dış politika vizyonunun en somut, en dinamik parametresidir. Bahçeli’nin bu konudaki ısrarlı duruşunu ve ortaya koyduğu devlet aklını anlamak, önümüzdeki yüzyılın Avrasya haritasını doğru okumak anlamına gelir.
MHP liderinin meseleye yaklaşımını sadece iktisadi kazançlar ya da enerji hatlarının güvenliği üzerinden değerlendirmek, eksik ve sığ bir okuma olacaktır. Bahçeli için bu koridor, asırlık bir jeopolitik parantezin, tarihi bir haksızlığın kapatılması demektir. Sovyetler Birliği’nin kuruluşu ve yapay sınırların çizilmesi sürecinde, Türk dünyasının arasına adeta bir kama gibi sokulan coğrafi engeller, bugün Azerbaycan’ın Karabağ’da kazandığı muazzam askeri zafer ve ardından yürütülen akılcı diplomasiyle kökünden sarsılmaktadır. Bahçeli, partisinin grup toplantılarında ve stratejik açıklamalarında bu hattı, "Türk birliğinin coğrafi omurgası" olarak tanımlarken, aslında Ankara’dan Bakü’ye, Taşkent’ten Astana’ya uzanan kesintisiz, doğrudan ve aracısız bir entegrasyon modelinin şifrelerini vermektedir. Bu model, duygusal bir romantizmden uzak, tamamen reel politik gerçeklere dayanan modern bir bütünleşme hamlesidir.
Madalyonun küresel ölçeğine bakıldığında ise karşımıza çok daha karmaşık ve devasa bir satranç tahtası çıkıyor. Bugün Çin’in "Kuşak ve Yol" projesiyle Asya’nın derinliklerinden Avrupa’ya uzanma çabası, Rusya’nın güney hatlarındaki tarihsel nüfuz arayışları ve Batı dünyasının her geçen gün daha da derinleşen enerji arz güvenliği krizi, bu coğrafyayı küresel bir rekabet alanına dönüştürmüştür. İşte Turan Koridoru, tüm bu küresel güçlerin kesişim noktasında, kırılganlıkları dengeleyecek ve istikrarı sağlayacak yegâne alternatif olarak öne çıkıyor. Devlet Bahçeli’nin siyaset dilinde bu durum, Türkiye’nin başkalarının yazdığı senaryolarda edilgen bir "köprü" ya da "geçiş koridoru" olmaktan çıkıp, bizzat masada oyun kuran, oyun bozan bir "merkez ülke" konumuna yükselmesi olarak formüle ediliyor. Doğu ile Batı arasındaki devasa ticari akışın ve kritik enerji koridorlarının kontrolü Türk devletlerinin egemenlik sahasına geçtikçe, Ankara’nın küresel masalardaki diplomatik ağırlığı ve pazarlık gücü hiç olmadığı kadar çarpan etkisi kazanacaktır.
Şüphesiz, böylesi köklü bir vizyonun hayata geçmesi, bölgesel statükodan beslenen bazı aktörlerin statik dirençleriyle karşılaşmaktadır. Kuzey sınırlarının ve jeopolitik haritanın değişmesi karşısında hassasiyet gösteren İran’ın reflexleri, Ermenistan iç siyasetinde milliyetçi damarın yarattığı çalkantılar ve Kafkasya’da Türk varlığının kurumsallaşmasını kendi küresel çıkarlarına tehdit olarak gören odakların ayak diremesi, sürecin ne denli hassas ve mayınlı bir zeminde yürüdüğünü açıkça kanıtlıyor. Tam da bu stratejik tıkanma noktalarında Devlet Bahçeli, Ankara’nın "tavizsiz" ve "keskin" duruşunun en gür, en net sesi olarak öne çıkıyor. Dış politikada milli beka ve uzun vadeli çıkarlar söz konusu olduğunda, iç siyasetin gündelik sığ tartışmalarını tamamen bir kenara bırakan Bahçeli, bu koridorun açılmasını sıradan bir "diplomatik tercih" değil, "tarihsel ve kaçınılmaz bir zorunluluk" olarak dünya kamuoyuna ilan etmektedir.
Sonuç itibarıyla; Turan Koridoru, Bahçeli’nin ve onun temsil ettiği Türk milliyetçiliği fikriyatının sadece teorik bir ideali ya da entelektüel bir arzusu değildir; aksine, 21. yüzyılın en rasyonel, en ayakları yere basan stratejik projesidir. Hazar’ın iki yakası karayolu ve demiryolu ağlarıyla fiziken birleştiğinde, sadece Türk dünyasının çehresi değişmeyecek, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan coğrafyada yeni bir ekonomik ve askeri güç merkezi doğacaktır. Devlet Bahçeli’nin ısrarla işaret ettiği ve altyapısını ilmek ilmek ördüğü "Türk Asrı" vizyonunun kilit taşı, haritadaki bu kesintisiz hattın ta kendisidir. Türkiye ve Türk dünyası, bu tarihi eşiği geçecek iradeye ve devlet aklına fazlasıyla sahiptir.