İkonların inşa ettiği dünya
İnsan, yalnızca düşünen bir varlık değildir; aynı zamanda örnek alan, hayranlık duyan ve kendisine rehber figürler arayan bir varlıktır. Bu yüzden insanlık tarihi, bir bakıma ikonların tarihidir.
Her çağ kendi ikonlarını üretmiştir. Antik çağlarda filozoflar ve komutanlar, Orta Çağ’da hükümdarlar ve dinî şahsiyetler, modern dönemde ise sanatçılar, sporcular ve ekran yüzleri toplumların hayranlık duyduğu figürlere dönüşmüştür. Çünkü insanlar çoğu zaman fikirlerle değil, fikirleri temsil eden insanlar ve semboller aracılığıyla ilişki kurarlar.
Bugün ise ikonların üretim hızı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yüksektir. Sosyal medya sayesinde bir kişi, birkaç gün içinde milyonlarca insanın takip ettiği bir figüre dönüşebilmektedir. Daha da ilginç olanı, artık ikonlar yalnızca insanlar arasından çıkmıyor. Bir oyuncak, bir çizim veya bir dijital karakter de milyonların peşinden sürüklendiği bir sembole dönüşebiliyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri son dönemde Çin’den dünyaya yayılan Labubu fenomenidir. Sivri kulaklı, yaramaz görünümlü bu oyuncak karakter, kısa süre içinde yalnızca bir koleksiyon ürünü olmaktan çıktı; bir kimlik göstergesine, bir aidiyet sembolüne dönüştü. İnsanlar saatlerce kuyruklarda bekledi, sınırlı sayıda üretilen ürünler astronomik fiyatlara alıcı buldu, sosyal medyada milyonlarca paylaşım yapıldı.
Peki milyonlarca insanı küçük bir figürün peşinden sürükleyen şey neydi?
Aslında satın alınan yalnızca bir oyuncak değildi. Satın alınan şey, o oyuncağın temsil ettiği anlam dünyasıydı. İnsanlar bazen bir nesneye değil, onun etrafında oluşan hikâyeye, topluluğa ve sembolik değere bağlanırlar.
Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın ifadesiyle modern çağ, nesnelerin kullanım değerinden çok, sembolik değerlerinin öne çıktığı bir dönemdir. Bir ürün, artık ne işe yaradığı için değil, neyi temsil ettiği için değer kazanabilmektedir. Labubu’nun başarısı da tam olarak burada yatmakta. Küçük bir figür, milyonlarca insan için bir duyguya, bir kimliğe ve bir kültürel deneyime dönüşmüştür.
Psikolog Albert Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre insanlar, davranışlarının önemli bir kısmını gözlem yoluyla öğrenirler. Bir şeyi çok sayıda insanın arzuladığını görmek, onu bizim gözümüzde de değerli hâle getirir. Beğeni, çoğu zaman bireysel değil, sosyal olarak inşa edilen bir olgudur.
Bu nedenle ikonlar, toplumların görünmeyen eğitimcileri gibidir. Konuşma biçimlerimizi, kullandığımız dili, tüketim alışkanlıklarımızı ve neyi değerli bulduğumuzu etkilerler. Bazen bir sporcu, bazen bir sanatçı, bazen de küçük bir oyuncak figürü milyonlarca insanın davranışlarını değiştirebilir.
Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin şu sözü bu gerçeği çarpıcı biçimde ifade eder: “İnsan, hayran olduğu şeye dönüşür.” Çünkü hayranlık, yalnızca bir beğeni değildir; aynı zamanda bir yöneliştir. İnsan, gözünü çevirdiği şeye doğru yürümeye başlar.
Bu yüzden ikon meselesi, yalnızca popülerlik meselesi değildir. Asıl mesele, bir toplumun hangi sembolleri anlamla yüklediği ve hangi figürlere değer atfettiğidir. Çünkü her ikon, farkında olsak da olmasak da yeni davranış biçimleri, yeni alışkanlıklar ve yeni aidiyetler üretir.
Sonuçta toplumlar yalnızca fikirlerle şekillenmez; sembollerle, hikâyelerle ve ikonlarla da biçimlenir. Ve çağımızın en dikkat çekici gerçeği şudur: Artık bir insanın değil, küçük bir oyuncak figürünün bile milyonların hayal dünyasını ve davranışlarını etkileyebildiği bir dönemde yaşıyoruz.