Mekke savunma paktının ardından beklentiler

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

7 Ağustos tarihinde imzalanan Mekke Anlaşması, bir önceki yazımızdaki ifadeyi tekrarlayalım, son dönemlerde gerçekleşen en önemli gelişmelerden biri. Geçtiğimiz hafta, bu gelişmenin ne anlama geldiği üzerine pek çok analiz okuduk. Analizlerin pek çoğu gelişmenin önemini vurgulamakla beraber bu gelişmenin sahadaki durumu ya da jeopolitik hesapları nasıl değiştirebileceği konusunda muğlak ifadeler taşıyordu. Bu muğlaklık anlaşılabilir ve iki temel nedene dayanıyor: 1)-saha çok muğlak, 2)- bu anlaşma yeni bir model getiriyor. Bu iki husus Anlaşmanın etkisi konusunda kafaların biraz karışmasına neden olmuş durumda.

İlkinden yani sahadaki belirsizlikten başlayalım. ABD-İran mücadelesinin ne şekilde devam edeceği belli değil. Geçtiğimiz hafta ibre ekonomik baskı altında pozisyonunu korumaya dönmüş görünüyordu. Bu savaş uzadı demek. Savaş uzarken ekonomik baskıyı daha artırmak için alternatif güzergahlar üzerinden baskının özellikle asimetrik unsurlar aracılığı ile (örneğin Husiler) artırılması ve bu asimetrik unsurlarla mücadele ehemmiyet kazanacak. Bu demektir ki savaşın cephesinin adı konulmamış bir şekilde genişleme riski var. Bu riskin ilk yoklayacağı hatlar Irak ve Afrika Boynuzu olacak, hatta şu anda oluyor bile. Bu arada İsrail, Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan hattını mümkün olduğunca zorlayacak, sanki buralarda sorunlu veya değil ABD- hiçbir anlaşma ittirerek yaptırmamış gibi. Dolayısıyla ABD-İran mücadelesinin içerisinde İran-İsrail/ Filistin (Hamas)-İsrail /Hizbullah-İsrail mücadeleleri devam ediyor. Bu katlı mücadeleler, sonu belli olmayan ABD-İran mücadelesine bağlanmış durumda. Böyle bir sahada caydırıcılık hesabı yapmak o kadar zor ki, Mekke Anlaşmasının bir savunma paktı olarak neyi tam olarak caydıracağı /dişini nerede göstereceği tartışılıp duruyor.

YENİ BİR MODEL: KATILIK ESNEKLİKLE BULUŞUYOR

Mekke Anlaşmasının yeni bir model getirdiğini söylemiştik. Kendisinden önceki savunma sözü içermeyen çok taraflı yakınlaşmalardan farklı gerçek bir savunma paktından bahsediyoruz. Yani aktörler bölgedeki tehdidin ve risklerin niteliği konusunda kendi aralarında ortak bir görüş geliştirmeye hazırlar, 5. Madde sözüne benzer bir kolektif savunma sözü de veriyorlar. Her ülkenin bölge altı düzeyde karşı karşıya kaldığı rekabet birbirinden farklı. Pakistan, Hindistan ile rekabetini sürdürürken Afganistan üzerinden sınamalara açık. Türkiye bölgedeki sorunların temel kaynağı olarak İsrail’in istikrarsızlaştırıcı politikalarını görüyor, Yunanistan-GKRY-İsrail üçgeninden rahatsız fakat hiçbir aktörün bölgesel hakimiyet alanı oluşturmasını istemiyor. Suudi Arabistan, İran’ın Körfez’e ve kendisine yönelik sınırlamalarından ve sınamalarından çok rahatsız, bu sınamaların Körfez'in iç dengelerini de altüst edeceğini düşünüyor. Savaşın yayılabileceği düşünülen mecralarda da BAE ile bir rekabet içerisinde. Dolayısıyla ilk bakışta farklı risk öncelikleri olan üç devletin ortak risk /tehdit algısına dayalı bir sözü vermeleri kolay gözükmüyor. Fakat aktörler Mekke’de bunu yaptılar, böylece bölgeye yönelik birbirlerinin önceliklerine de dikkat ederek ortak bir vizyon geliştirebileceklerini gösterdiler. Böylece de bölgede şöyle bir gelecek istemediklerini ilan ettiler: a)-IMEC gibi Türkiye ve Pakistan’ı bölgeden dışlayarak Hindistan-Körfez-İsrail-Avrupa bağlantısallığı üzerine inşa edilecek bir bölgesel düzen b)- İsrail’in istikrarsızlaştırıcılığı ve yayılmacılığının cesaretlendirildiği ya da ödüllendirildiği bir bölgesel düzen ve c)-İran’ın Körfez güvenliğini sarsabildiği, Körfez’i cezalandırmasının odağı yaptığı bir bölgesel düzen. Bu noktalarda bölgenin üç büyük ülkesinin ortak bir çerçeve çizebilmesi çok önemlidir. Nitekim, geçtiğimiz hafta Hakan Fidan’ın Gazze üzerinden İsrail’i üst perdeden uyardığı konuşma, bu çerçevenin şimdilik üç ülkeyi de kendi önceledikleri risk karşısında pazarlık gücü daha kuvvetli bir konuma getirdiğini de gösteriyor.

Başka türlü dizayn edilmek istese üç ülke aralarında savunma sözü vermeden de güçlü bir savunma iş birliği oluşturabilirdi. Tam tersi bu anlaşma daha önce Riyad ve İslamabad arasında gerçekleşen ve Riyad’a nükleer caydırıcılık da sağladığı var sayılan savunma anlaşmasını model alan ve Türkiye Dış İşleri bakanının NATO 5. Madde benzeri bir sözü barındırıyor biçiminde tanımladığı katı bir savunma sözü etrafında dizayn edildi. Bu üç aktörün kolektif caydırıcılık tesis etme niyetlerini gösteriyor. Fakat bu yeni model iş birliğinde taraflar esnekliği korumaya da özen gösteriyorlar. Zaten “birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” netliğindeki açıklamanın ötesinde nükleer caydırıcılık, çok uluslu kuvvet konuşlandırmaları, komuta yapısı gibi teknik/doktrinsel konularda net bir açıklama yapılmıyor, bence bilerek esnekliğe izin verecek bir muğlaklık bırakılıyor. Taraflar, anlaşmanın katı yönünden çok esnek yönünü vurgulayan beyanlar veriyor: Suudi Arabistan anlaşmanın askeri boyutundan çok koordinasyon ve iş birliği boyutunu öne çıkartan açıklamalar yaptı. Pakistan anlaşmanın temelde savunmacı, caydırıcı bir doğaya dayandığını söyledi. Türkiye de Anlaşmanın katılmak isteyen herkese açık olduğunu ve üçüncü bir tarafı hedef almadığını belirtti. Üç aktör de Mekke Paktının kaynaklarından birinin Ortadoğu Dörtlüsü yani koordinasyon, iş birliği ve arabuluculuk çabalarına dayalı bölgesel diplomasi olduğunu vurguluyor. Bu anlaşma bir savaş dönemi savaş ekseni kurma anlaşması değil; tam tersi üçlü, kolektif caydırıcılığı savaşa sürüklenme riskine karşı da bir kalkan olarak inşa etmek istiyor. Savaşın risklerinin kapıyı çalması bekleniyor, o tür durumlarda İran yanlısı ya da karşıtı; İsrail yanlısı ya da karşıtı hatlara sıkışmamak, gerekirse savaşa bulaşmadan güvenlik sağlayıcılığı rolü üstlenebilmek gibi bir hedefi var Anlaşmanın. Mekke Anlaşmasının Kızıldeniz Görev Gücü kuruluşuna pareler bir gelişme olarak gerçekleşmesi, Suudi Arabistan’ın yanında Pakistan ve Türkiye’nin girişime katılması hiç sürpriz değil. Anlaşma, bugünün konjonktüründe, bugünün tehditlerini dengelerken gelecekteki bölgesel düzenle ilgili ABD’ye de çekici gelebilecek bir alternatif sunuyor. Bu sebeple Anlaşmaya mümkün olduğunca fazla bölgesel aktörün katılması muhtemelen kurucu taraflar tarafından arzulanan bir şey.

NEDEN GÖZLER MISIR’DA?

Anlaşmanın genişlemesinden bahsettiğimizde ilk dalga genişleme konusunda ilk bakılan adres doğal olarak Ortadoğu Dörtlüsünün son üyesi Mısır. Kahire’nin içinde bulunduğu zafiyetlere rağmen Mekke Anlaşmasının parçası olmasını özellikle Ankara çok önemsiyor. Zira Mısır’ın üyeliği demek Kızıldeniz- Doğu Akdeniz hattında üç aktörün- bu arada Türkiye’nin de- öncelikleri temelinde ortak bir bakış açısı geldi demek. Ankara ve İslamabad IMEC’i parçaladıklarını, Türkiye, GKRY-Yunanistan-İsrail eksenini sınırladığını, Gazze üzerine de Mekke Anlaşması taraflarının ulaşabilirliğinin arttığını böylece dosta düşmana ilan edebilir. Geçtiğimiz hafta Sayın Fidan Mısırlı mevkidaşı ile görüşmeden önce Libya’da hem Dibeybe hem de Hafter ile görüşerek sahada/masada şimdilik kurulmayan birliğin Türkiye ile iş birliği çatısı altında mümkün olduğunu gösteriyordu. Hemen hemen aynı günlerde Sayın Erdoğan Al Jazzera’ya verdiği mülakatta Türkiye’nin Sudan’daki gelişmelerle yakından ilgilendiğini ve Gazze’yi asla terk etmeyeceğini söylüyordu. Bu çember (Libya, Sudan, Gazze) Mısır’ın güvenliği demek. Zaten Mısır Dışişleri Bakanı da gelişmeleri yakından takip ettiklerini ve Mekke Anlaşmasına katılmayı yasal-anayasal tabanda hukuki şartlar çerçevesinde değerlendirdiklerini dillendirdi. Anayasal-yasal denilen şey Mısır’ın Bağlantısızlar Hareketi’ne olan üyeliği. Basit bir üyelikten ziyade Mısır stratejik kültürünü şekillendiren bir duruştan bahsediyoruz. Bugün Bağlantısızlar Hareketi bir anlama sahip mi ya da Mısır bu hareketi kendi çevresinde canlandıracak güce haiz mi sorgulanabilir ama Mısır’ın kolay kolay açık bir savunma paktına katılması ve kendini bir kolektif savunma sözüne bağlaması mümkün değil. Yine de temel engelin bu olduğunu düşünmüyorum ben. Mısır, bu yeni oluşumun İsrail’in nasırına basmasından ve canı acıyan İsrail’in Kahire’deki hassas dengeleri sarsmasından korkuyor.

Gerçekten de İsrail’in İran’ın yaptığı manevrayı yapmakta zorlandığını görüyoruz. Tahran da Mekke Anlaşmasının İran’ı sınırlama potansiyelinin farkındadır. Özellikle Irak ve Suriye, bu üçlü iş birliği doğrultusunda İran etkisinden uzaklaşabilir. Fakat, Tahran sahadaki belirsizliklerin ve ABD’nin yapacağı potansiyel hataların bu bölgesel paktı daha önemli hale getirebileceğini tahmin ettiğinden şimdiden bölge ülkeleri ile- bir gün- anlaşma, uzlaşma şansını tepmemesini sağlayan açıklamalar yaptı. İsrail’in böyle açıklamalar yapması çok zor doğal olarak. Fakat Mekke Anlaşmasını ABD’ne İsrail karşıtı bir bloklaşma olarak satması da çok zor. Anlaşmanın hem İran’ı hem İsrail’i dengeleyen potansiyeli çok açık çünkü. 7 Ekim öncesi tatlı IMEC günlerinden buraya. İsrail – geri adım atmayı düşünmediğine göre- maalesef dişlerini çıkartıp, ısırabildiği lokmayı ısırmaya doğru koşmasını bekleyebiliriz. Fakat dikkatli olmalı, bu yenilenmiş saldırganlık Suriye ve Mısır’ı -hatta Lübnan’- çok rahatsız ederse artık tarafların dönüp bakabileceği yeni bir alternatif var. Bu alternatif ABD tarafından doğru değerlendirilse üstelik ABD müttefiklerinin oluşturduğu bir alternatif olarak görülebilir.

Sözün özü, Mekke Anlaşması yepyeni bir durum. Esnekliğine bakarak kolektif savunma sözünün verildiğini, bu üç ülkenin ittifak kurduğunu unutmamak lazım. İttifak kurduklarına bakarak derhal bir savaş pozisyonu almalarını, her türlü asimetrik tehdidi caydırmalarını beklememek lazım. İttifakın amacının kolektif caydırıcılık kadar bölgesel bir alternatif oluşturmak olduğu da görülüyor. ABD, İran savaşını bitirip çekip gidemezken bu alternatifin önemi artacak. Belki çekip giderse de artacak. Üç ülke hem bugünün hem de geleceğin satranç tahtasında ortak bir hamle yaptılar. Gelecek günlerde bu hamlenin etkilerini daha çok konuşacağız.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...