Ritüeller bir toplumu nasıl ayakta tutar?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bir toplumu ayakta tutan şeylerden biri ritüeldir. İnsanlar belirli zamanlarda ya da belirli olaylarda bir araya gelir. Bu buluşmalar topluluğun bağlarını güçlendirir. Ortak değerler öne çıkar. Bireyler kendilerini bir bütünün parçası gibi hisseder. Bu da toplumsal düzenin sürdürülmesini sağlar. Ritüeller sayesinde nesiller arasında köprü kurulur. Gelenekler aktarılır. Sonuçta toplumun devamlılığı korunur.

Bayram sabahı bir çocuğa neden büyüklerinin elini öptüğünü sorduğumuzda genellikle basit bir yanıt alırız. Çünkü bayramda böyle yapılır.

Kültürün en güçlü yanı tam olarak burada bulunur.

Her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değil. Bazı davranışlar nesiller boyunca tekrarlanır. Anlamı zamanla derinleşir. Sonunda bir toplumun karakterinin parçası olur.

Bayramda kapı kapı dolaşmak, düğünde tanıdık tanımadık herkesle aynı sevince ortak olmak, cenaze evine sessizce gidip bir sandalyeye oturmak, eve gelen misafirin önüne sofranın en güzelini koymak…

Bunlar küçük şeyler gibi gözükür.

Ama bir toplumu çoğunlukla bu küçük şeyler ayakta tutar.

Émile Durkheim’ın toplum hakkındaki düşüncelerinin önemli bir bölümü, insanların ortak ritüeller sayesinde kendilerini daha büyük bir bütünün parçası gibi hissetmeleri fikrine dayanır. Ritüel insanları aynı anda aynı duyguda bir araya getirir. Birey kısa bir süre için kendi dünyasından çıkar. “Biz” duygusunun içine girer.

Bayramın asıl gücü de biraz buradan kaynaklanır.

Yıllardır görmediğimiz bir akrabayı ziyaret ederiz. Çocuklara harçlık verilir. Büyüklerin elleri öpülür. Küsler barışmaya çalışır. Bir sofranın etrafında farklı yaşlardan insanlar bir araya gelir.

Bütün bunların sonunda kimse “Bugün toplumsal dayanışmayı yeniden ürettik.” demez.

Zaten ritüellerin gücü biraz da buradadır. Kendilerini açıklamadan işlerler.

Cenazede de aynı şeyi görürüz.

Acı çeken birinin yanında olmak için büyük laflar etmeye gerek yok. Bazen kapıyı çalmak, sarılmak ya da sessizce yanında oturmak yeter. Bir tabak yemek bırakmak bile "Bu yükü tek başına taşımayacaksın." demenin bir yoludur.

Düğünlerde hayatın başka bir eşiğine tanık oluruz. İki kişinin kararı, ailelerin ve arkadaşların ortak sevincine dönüşür. Hayattaki önemli dönemeçler böylece yalnızca kişisel olmaktan çıkar. Toplumsal bir anlam kazanır.

Selam vermek bile bu kültürün bir parçasıdır.

Bir mahallede karşılaştığımız birine “Selamünaleyküm” ya da “Merhaba” demek aslında “Seni görüyorum” demek olur.

Pierre Bourdieu’nün “habitus” kavramı, kültürün bu günlük ve gözden kaçan yanını anlamak için önemlidir. İnsan, yaşadığı toplumun değerlerini sadece eğitimle değil, tekrarlayan davranışlarla da öğrenir.

Çocuk misafir gelince annesinin sofrayı nasıl kurduğunu görür.

Büyüklerine nasıl seslenildiğini öğrenir.

Bayramda kimin elini öptüğünü bilir.

Bir cenazede nasıl davranacağını zamanla öğrenir.

Böylece kültür, kitaplardan önce insanların davranışlarına girer.

Bugün değişen şey de biraz bu.

Hayat hızlanıyor. Aileler küçülüyor. Ekranlar ilişkilerin arasına giriyor. Bazı ritüellerimiz artık daha az yapılıyor. Bayram ziyaretleri mesajlara dönüşüyor. Uzun sohbetler yerini kısa telefon görüşmelerine bırakıyor.

Tabii ki hiçbir toplum sabit kalmaz. Ritüeller de zamanla değişir.

Ama değişmesi gereken şekildir. Anlam değil.

Belki de bu yüzden, çocuklarımıza sadece geçmişimizi anlatmak yeterli olmaz.

Onlara bayramı yaşatmak gerekir. Misafiri ağırlamayı göstermek önemlidir. Düğünde sevinmeyi, cenazede susmayı öğretmek gerekir. Karşılaştığı insana selam vermeyi de öğretmek gerekir.

Bazı değerler anlatmakla değil, tekrar etmekle gelecek nesillere aktarılır.

Ve bir toplumun geleceğe bırakabileceği en kıymetli miraslardan biri de budur:

Hatırlayan, paylaşan ve birbirinin acısına da sevincine de ortak olan bir toplum.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...