Karıncalar
Bazen insan, yıllarca kitaplarda aradığı bir hakikati küçücük bir canlının davranışında bulur. Bir bakış, bir fedakârlık, zor bir anda ortaya çıkan dayanışma, uzun nasihatlerden daha derin izler bırakabilir. Çünkü hakikat yalnızca sözlerde değil, hayatın sessiz akışı içinde de kendisini gösterir. Yeter ki insan bakmayı, görmeyi ve gördükleri üzerinde düşünmeyi bilsin. Kur’an-ı Kerim, insanı yalnızca kendi varlığı üzerinde düşünmeye çağırmaz. Gökleri, yeri, dağları, denizleri, kuşları ve en küçük canlıları da Allah’ın kudretinin, hikmetinin ve yaratma sanatının işaretleri olarak gösterir. Bu bakımdan bir karıncanın yürüyüşü de bir kuşun kanat çırpışı da üzerinde durulmaya değer birer ibret vesilesidir. Zira kâinat, kendisini okuyabilen gönüller için sessiz bir kitap gibidir.
Kur’an-ı Kerim’in yirmi yedinci suresi olan Neml Suresi, adını karıncalar anlamına gelen neml kelimesinden alır. Surede Hz. Süleyman’ın (a.s.), Allah (c.c.) tarafından kendisine verilen nimetlerle donatılmış hâli, kuşların dilini anlaması, ordusuyla birlikte yürüyüşü ve bir karıncanın diğer karıncaları uyarması anlatılır. Bu kıssa, insanın kendisini kâinatın tek sahibi ve ölçüsü sanmaması gerektiğini hatırlatır. Çünkü bizim çoğu zaman farkına bile varmadığımız canlıların da kendilerine mahsus bir hayatı, düzeni ve yaratılış hikmeti vardır.
Neml Suresi’nin 18. ayetinde, Hz. Süleyman’ın ordusuyla birlikte karıncalar vadisine ulaştığı sırada bir karıncanın diğerlerine şöyle seslendiği bildirilir: “Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca, ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin. Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler!’ dedi.” Bir karıncanın bu uyarısı, küçücük bir canlının hayatını koruma çabasından ibaret değildir. Burada aynı zamanda topluluğunu gözeten, tehlikeyi fark eden ve başkalarını uyaran bir davranışla karşılaşırız. Karınca, yaklaşan tehlikeyi yalnızca kendisi için düşünmez. Diğerlerinin de zarar görmemesi için seslenir. Kendi varlığının ötesine geçerek topluluğunun selametini gözetir.
Bir sonraki ayette Hz. Süleyman’ın bu sözü duyunca gülümsediği ve Allah’a (c.c.) şükrettiği bildirilir. Neml Suresi’nin 19. ayetinde, Rabbinden kendisine ve anne babasına verilen nimetlere şükretmeyi, O’nun razı olacağı salih ameller işlemeyi ve rahmetiyle salih kullarının arasına katılmayı nasip etmesini diler. Böylece kıssa, yalnızca bir karıncanın uyarısıyla sınırlı kalmaz. Kudret sahibi bir peygamberin, küçücük bir canlının davranışı karşısında ibret almasını ve Rabbine yönelmesini de gözler önüne serer. Burada insanın üzerinde durması gereken ince bir hakikat vardır. Hz. Süleyman (a.s.), kendisine verilen nimetlerin farkındadır. Ordulara hükmeden, kuşların dilini anlayan ve Allah’ın lütfuyla büyük imkânlara sahip olan bir peygamber ve hükümdardır. Buna rağmen bir karıncanın sözü karşısında küçümseyici bir tavır takınmaz. Gülümser ve Rabbine şükreder. Demek ki hakiki büyüklük, küçüğü fark etmekte, onun varlığını tanımakta ve her nimetin sahibini bilmektir.
İnsan bazen sahip olduğu bilgi, makam, servet ve kudret sebebiyle kendisini başkalarından üstün görmeye başlayabilir. Hâlbuki Allah’ın (c.c.) yarattığı her varlık, kendi yaratılışı içinde bir anlam taşır. İnsan, bu geniş yaratılış âleminin merkezinde kendi nefsini tutmak yerine, kendisine emanet edilen aklı ve idrakiyle kâinatı okumaya çalışmalıdır. Bir karınca, bir kuş, bir ağaç ve bir damla su, dikkatle bakıldığında insana nice hakikati hatırlatabilir.
Bir sabah erken vakitte doğada uyandığımda, bir gece önce açık bırakılmış beş litrelik bir şişenin içine düşmüş onlarca karınca gördüm. Şeffaf suyun içinde çırpınıyorlardı. İlk bakışta bana, birbirlerini boğarak kurtulmaya çalışıyorlarmış gibi geldi. Bu yüzden müdahale etmedim. Fakat iki saat sonra yeniden baktığımda ne kadar yanıldığımı anladım. Karıncalar hâlâ hayattaydı. Üstelik şaşırtıcı bir düzen içinde birbirlerine tutunarak suyun üzerinde küçük bir ada oluşturmuşlardı. Alttakiler bir süre suyun içinde kalıyor, ardından üsttekilerle yer değiştiriyorlardı. Dışarıdan baktığımda, her birinin diğerinin hayatta kalmasına katkıda bulunduğu bir dayanışma manzarası görüyordum. Hiçbiri tek başına kurtulmanın yolunu aramıyor gibiydi. Birlikte tutunuyor, birlikte direniyorlardı.
Bu manzara beni derinden sarstı. Çünkü bazen insan, kendi dünyasının dar penceresinden baktığı için gördüğü şeyi yanlış yorumlayabilir. Ben de ilk anda karıncaların birbirlerini engellediğini düşünmüştüm. Oysa biraz zaman geçince, onların birlikte hayatta kalmak için nasıl bir tutunma biçimi geliştirdiklerine şahit oldum. İlk hükmümle hakikat arasındaki mesafe, yalnızca biraz daha dikkat ve sabırla kapanmıştı. Dayanamadım. Şişenin içine bir kaşık uzattım. Karıncalar birer birer kurtulmaya başladı. Tam her şey yolunda giderken içlerinden biri, kenara ulaşamadan yeniden suya düştü. O anda unutamayacağım bir sahne yaşandı. Neredeyse kurtulmak üzere olan bir başka karınca geri döndü. Sanki arkadaşını geride bırakmak istemiyormuş gibi yeniden suya yöneldi ve ona tutundu. Onu tek başına çıkaramadı ama bırakmadı. Kaşığı biraz daha yaklaştırdım ve ikisi birlikte kurtuldu.
O küçücük sahne karşısında uzun süre düşündüm. Arkadaşlık, dayanışma ve fedakârlık hakkında okuduğum nice kitap, dinlediğim nice söz gözümün önünden geçti. Sonra insanın hâlini düşündüm. Bizler çoğu zaman kendi kurtuluşumuzu başkasının geride kalması pahasına arıyoruz. Bir makamı, bir imkânı, bir başarıyı paylaşmaktan çekiniyoruz. Başkasının yükselişini kendi düşüşümüz gibi algıladığımız zamanlar oluyor. Güçlü olmak adına birbirimizden uzaklaşıyor, ayakta kalmak için başkalarının tutunduğu dalları kırabiliyoruz.
Aslında birlik, yalnızca yan yana durmak değildir. Birlik, zor zamanda birbirinin yükünü taşımak, tehlikeyi önceden fark etmek, nefsimiz için arzu ettiğimiz şeyi kardeşlerimiz için de arzu etmek ve birbirimizi sevmektir. Bir topluluğun gerçek gücü, güçlülerinin ne kadar yükseğe çıktığıyla değil, en zayıflarının ne kadar korunabildiğiyle ölçülür. Elbette karıncaların davranışlarını insan iradesiyle ve ahlaki tercihleriyle bütünüyle aynı tutamayız. Onların yaratılışlarına mahsus davranışları vardır. Fakat insan, gördüğü bu düzen üzerinde tefekkür ederek kendi hayatına dair sorular sorabilir. Mademki Allah (c.c.) küçücük canlıların hayatına bile bir düzen ve hikmet yerleştirmiştir, öyleyse biz akıl ve irade sahibi insanlar da birbirimize karşı sorumluluklarımızı yeniden hatırlamalı ve gözden geçirmeliyiz.
Bir karınca tehlike karşısında diğerlerini uyarırken biz bazen kardeşimizin başına gelecek bir musibeti bildiğimiz hâlde susabiliyoruz. Bir karınca başka bir karıncanın geride kalmasına razı değilmiş gibi görünürken biz kimi zaman düşenin üzerine bir de kendimiz basıyoruz. Onlar birbirlerine tutunarak hayatta kalmaya çalışırken biz aramızdaki bağları kendi ellerimizle koparıyoruz. Bu karşılaştırma, insanın kendisini sorgulaması için yeterli değil midir?
Toplum dediğimiz yapı da böyledir. Aile, komşuluk, dostluk, kardeşlik ve millet olma şuuru, birbirimize tutunduğumuz ölçüde anlam kazanır. Herkesin yalnızca kendisini düşündüğü bir yerde birlikten söz etmek kolay, onu yaşatmak zordur. Birlik ruhu, aynı sözü tekrarlamakla değil, ortak sorumluluğu üstlenmekle gelişir. Birbirimizin kusurunu büyütmek yerine eksikliğini tamamlamak, düşmesini beklemek yerine ayağa kalkmasına yardım etmek gerekir. Çünkü insanın insanlığı, yalnızca kendisi için yaptıklarında değil, başkası için göze alabildiklerinde belli olur.
Allah’ım! Bize yarattığın her varlıkta kudretinin ve hikmetinin işaretlerini görebilen bir basiret ver. Gönüllerimizi merhametle, aramızı muhabbetle, hayatımızı hayırlı amellerle güzelleştir. Bizi başkasının düşüşüne sevinenlerden değil, elinden tutup kaldıranlardan eyle. Birbirimize yük değil, destek olmayı nasip et. Nimetlerin karşısında şükreden, kusurlarımız karşısında tövbe eden, rahmetinden hiçbir zaman ümidini kesmeyen kullarından eyle. Âmin.