Terazi

YAYINLAMA:

İrfan yolculuğunun ilk durağı, insanın kendi yaratılış mahiyetini keşfetmesidir. Her işin başı, kişinin kendisini bilmesi, tanıması meselesidir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (kv), yüzyılları aşan o muazzam ihtarında şöyle buyuruyor: "Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; hâlbuki en büyük âlem sende gizlidir." Bu ifade, insanın sadece et ve kemikten ibaret olmadığını, bilakis kâinatın tüm kodlarını ruhunda taşıyan bir "mizan" olduğunu belgeler. Eğer insan başlı başına büyük bir âlemse, onu tartacak olan terazi de alelade bir ölçü birimi değil, ancak ilâhî bir hikmet olabilir. Bu yüzden ilim; dışarıdan bilgi toplamak değil, içerideki o 'büyük âlemi' hikmet terazisiyle keşfetme yolculuğudur.

Bakara suresi 282.ayette "...Allah’tan korkun (takva sahibi olun), Allah size öğretiyor..." deniliyor. Furkan 29.ayette ise: "Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkup sakınırsanız (takva), O size bir 'furkan' (iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış/nur) verir..." buyruluyor. "Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini miras bırakır (öğretir)" denilmektedir ki bu bize bir Nebevî hikmet veya irfanî bir mektep anlayışı kazanmamızı hatırlatıyor. Bilginin eyleme dönüşmesi ve idrakin açılabilmesi için daimi bir gayret içinde olmalıyız. Şair Nâbi, bu hikmetli dengeyi ve insanın iç dünyasını süslemesi gerektiğini şu beyitle öğütler:

"Eyle tezyîn-i derûn ilimle hikmetle sakın

Etme zâyi’ nefesi beyhude gavgâlarla"

(İçini ilimle ve hikmetle süsle; nefesini beyhude kavgalarla ziyan etme.) Bu süsleme; eşyayı yerli yerine koyma, yani "terazi" olma sanatıdır. Terazi; sadece kütleleri ölçen bir alet değil, kâinatın ruhundaki o muazzam dengenin insandaki tezahürüdür. Yaşamak, zıtlıklar arasında bir mizan kurma sanatıdır. Bu dengenin adı ise irfandır. İnsan, ancak idrakine vurulan zincirleri kırdığı nispette özgürleşir. Zihni bir hürriyetin ilk adımı ise dış dünyayı sadece seyretmek değil, onu bir tefekkür nesnesi haline getirmektir. Bilgi, disiplinli bir zihinde işlenmediği sürece sadece bir yük; doğru bir rehberle buluşmadığında ise karanlık bir dehlizdir. Bu bağlamda okuma eylemi, satırlar arasında dolaşmaktan öte, hakikate giden yolda bir yön tayini ve şahsiyet inşasıdır. Zira ufuk, tefekküre açılır.

Tecessüs, doğru yönlendirilmediğinde şüpheyi ve vesveseyi artırmakla kalmaz, temelsiz hamaset krizlerine de yol açar. Sağlıklı okumalar, bireyin oluşumuna vesile olurken bu tür zihinsel kırılmaların da önünü keser. Çocukluk yıllarında başlayan yoğun okuma alışkanlığı, kişiye hayat ölçüsünü "hayal ölçüsünün" ötesinde kavrayabilecek bir bakış açısı kazandırır. Geleceği sahiplenecek erdemli nesillerin yetişmesi; disiplinli okumaların yanı sıra ilmi, teknik ve tarihi derinliği olan bir gelecek inşasına muhtaçtır. Kendi devrini doğru okuyamayan bireylerin geleceğe ışık tutması mümkün değildir. Doğru istikamet yalnızca kabiliyetlerin keşfiyle sınırlanamaz; bu keşif, bir maden işçisi titizliğiyle derinlere inmeyi ve yoğunlaşmayı gerektirir.

Ufuk tefekküre açılır ifadesi, pasif bir bakıştan aktif bir düşünme eylemine geçişi simgelerken; tefekkür, zihni sığlıktan kurtararak kabiliyeti artırır. Bu süreçte sağlıklı okuma, enerjiyi yapıcı bir güce dönüştüren bir "filtre" görevi görür. Erken yaşta edinilen bu yeti, bireye gerçekliğin ötesindeki potansiyeli görme imkânı sunar. Geleceği inşa edecek erdemli kişiler, okumayı bir hobi olarak değil, disiplinli bir araştırma programı olarak görürler. Metin okumak, aslında kendini ve dünyayı keşfetme sanatıdır. Bu keşif, bir "zihin kütüphanesi" kurmakla mümkündür. Mesele sadece çok kitap bitirmek değil, okunanlar arasında köprüler kurarak özgün bir dünya görüşü elde etmektir. Nâbi’nin şu tespiti, okumanın ve ilmin o sonsuz "terazi" üzerindeki ağırlığını ne güzel özetler:

"İlim bir lücce-i bî-pâyândır

Âlim ol mertebe kî hayrândır"

(İlim sonu olmayan bir denizdir; âlim o denizde hayranlık derecesine ulaştığı ölçüde kâmildir.) İlim sonu olmayan bir denizdir; âlim o denizde hayranlık derecesine ulaştığı ölçüde kâmildir. İşte bu hayret makamı, insanın kendi içindeki “büyük âlemi" fark ettiği andır.

Ülkemizin önemli bilgelerinden Cemil Meriç de bu hayranlığın ve arayışın peşindedir. 24 Mart 1966 günlüğünde ifade ettiği gibi: "Eflatun’un ışık kitabı gerçekle yoğrulmuş bir ütopyadır. Bugünün ütopyası, yarının gerçeğidir." Meriç, 31 Mart 1966 notlarında İslam dünyasındaki felsefi suskunluğu ve din-akıl ilişkisini sorgularken, Ebu’l Alâ el-Maarrî gibi sarsıcı isimlere dikkat çeker. Maarrî, tefekkürün ufku ile tecessüsün keskinliği arasındaki ince çizgide duran bir devdir. Fiziksel körlüğüne rağmen "yürüyen kütüphane" olarak anılan bu mütefekkir, tıpkı Meriç gibi dış dünyasını kapatıp iç dünyasına yoğunlaşarak hakikati aramıştır. Maarrî’nin her şeyi akıl süzgecinden geçiren rasyonalizmi, Meriç’in dikkatini çekmiştir. Her iki düşünürün de ortak paydası; en keskin tefekkürün yalnızlıkta ve derin yoğunlaşmada filizlendiği gerçeğidir. Maarrî’nin Risaletü’l Gufran eseriyle Dante’ye ilham vermesi, "hayal ölçüsünün" sınırlarını aşan edebi bir belgedir. Her iki düşünürün de ortak paydası; en keskin tefekkürün yalnızlıkta ve derin yoğunlaşmada filizlendiği görülmektedir.

Cemil Meriç’in düşünce dünyasında "müstağrip" kavramı, Türk aydınının kendi köklerine yabancılaşmasını teşhis eden sosyolojik bir cerrahi müdahaledir. Müstağrip; Batı’nın sadece vitrinine hayran, kendi medeniyetine ise düşman olan trajik bir figürdür. Kendi ifadesiyle bu kişi, "idrakine deli gömleği giydirilmiş" kimsedir. Bu yabancılaşma en çok dilde kendini gösterir. Meriç’e göre irfanın yerini "kültür" kelimesinin alması bir istiladır; zira "kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır." Kendi kelimelerini kaybeden bir toplum; dinini, ahlakını ve tarihini de kaybetmeye mahkûmdur. İrfan; sadece bilgi değil, merhamet, şefkat, ahlak ve şuurla örülü bir dünya görüşüdür. Batı’nın "kültür"ü maddi ve değişkendir; Doğu’nun "irfan"ı ise insanoğlunun değişmeyen, vakur tarafıdır. Bu noktada sosyoloji, sadece bir bilim dalı değil, zihni prangaları parçalamanın bir aracıdır. "Sosyoloji, bir nefis müdafaasıdır" diyen Meriç, medeniyetimizin maruz kaldığı bu zihinsel tutulmayı sona erdirecek olan yegâne güç, Batı’yı batılı gözüyle seyretmek değil, onu kendi mukaddesatımızın ve irfanımızın terazisinde tartma cesaretidir.

Nihayetinde, kendi irfan hazinesine sırt çeviren ve devrini yabancı gözlüklerle okumaya çalışan bir aydının, kendi toplumuna ışık tutması imkânsızdır. Gelecek; sadece teknik bir ilerleme değil, kökleri derinde olan bir zihin inşasıdır. Medeniyetimizin maruz kaldığı bu zihinsel tutulmayı sona erdirecek olan yegâne güç, Batı’yı Batılı gözüyle seyretmek değil, onu kendi mukaddesatımızın ve irfanımızın terazisinde tartma cesaretidir. Çünkü terazi dengedir, denge irfandır, irfanın vardığı son durak ise hikmettir. Hikmet, eşyanın hakikatine nüfuz etmek ve o eşyayı yerli yerine koymaktır. Nâbi’nin dediği gibi, içini bu hikmet terazisiyle süslemeyenler, hayatın karmaşasında savrulmaya mahkûmdur. Ancak kendi kavramlarıyla düşünmeyi başaran bir millet, istikbalin ufkuna imzasını atabilir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...