Toplumsal anestezi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Geçtiğimiz pazar sabahı, saat tam altıda dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım milyonlarca insan aynı anda yataklarından fırlayıp ekranların başına kilitlendi. Bu bir zorunluluk değil, kilometrelerce uzaktan esen bir rüzgara, o saf ve temiz millî mücadele ruhuna ortak olma arzusuydu. Biz Türkler, dünyanın neresine dağılırsak dağılalım; mevzu ay-yıldızlı forma olduğunda sabaha karşı yatağından fırlayacak o muazzam, hesapsız aidiyet duygusunu kalbinde taşıyan bir milletiz. Sabahın o kör saatinde sokaklar sessizdi ama pencerelerden sızan televizyon ışıkları, bu ülkenin insanının ne kadar büyük bir adanmışlıkla tek yürek olduğunun en net resmindi.

Sonra düdük çaldı, maç bitti ve geriye koskoca bir hayal kırıklığı kaldı.

Ekran başında uykusundan feragat eden milyonların o samimi millî duyguları karşısında; sahada saçına, başına, imajına gösterdiği özenin yarısını bile o formanın ağırlığına göstermeyen ruhsuz bir futbol anlayışı izledik. Keşke yeşil sahada akıtmaları gereken ter için de kuaför koltuğunda harcadıkları mesai kadar dertlenselerdi. İşte o zaman ortaya çıkan tablo, turnuvadan elenmekten çok daha fazla can yakıyor.

Aslında bu durum, modern dünyada yaşadığımız en büyük paradokslardan birini önümüze koyuyor: İçinde yaşadığımız bu çağ, bizi dijital dünyada devasa bir parıltıyla uyuştururken, gerçek hayatta sert ve çıplak bir gerçeklikle baş başa bırakıyor.

Biz buna, hayatın can acıtan dertlerinden, geleceğin belirsizliğinden bir an olsun kaçmak için kendi rızamızla sığındığımız bir "toplumsal anestezi" diyebiliriz. Çünkü sokağın yükü ağır; her sabah market rafındaki etiketlerle, ay sonu hesaplarıyla, hane halkının omuzları çökerten sorumluluklarıyla yüzleşmek insan ruhunu yoruyor. Biz de refleks olarak akıllı telefonlarımızın sunduğu o yapay dünyaya, sosyal medyanın anlık parıltılarına ve futbolun o afyon gibi uyuşturan geçici coşkularına sarılıyoruz. Sanal dünya, sokağın sert rüzgarından kaçıp sığındığımız korunaklı bir liman, ruhumuzu biraz olsun hafiflettiğimiz bir alan haline geliyor.

Ancak ne yazık ki, hiçbir anestezi sonsuza kadar sürmez. Ne ekrandaki yapay gündemler ne de milyon dolarlık kontratlarına rağmen sahada o millî ruhu ortaya koyamayanların sunduğu sahte heyecanlar, sokağın gerçeğini değiştirmeye yetmiyor.

Hayatın nabzı, klavyelerin hararetli dünyasında veya televizyon stüdyolarındaki kısır tartışmalarda değil; her sabah erkenden kalkıp ekmek davasının peşine düşen o dürüst sokağın tam içinde atıyor.

Çünkü biz Türkler, sahada terinin son damlasına kadar savaşan yenik kahramanları baş tacı etmeyi de, sadece tabelaya değil ruhun asaletine bakmayı da iyi biliriz. Yeter ki o adanmışlığı, o samimiyeti görebilelim. Varsın ekranlar bizi geçici illüzyonlarla uyuşturmaya çalışsın, varsın birileri formanın ağırlığını unutup kuaför koltuğunun konforuna sığınsın; sokağın o dürüst, mağrur ve tertemiz kalbi her sabah yeniden çarpmaya devam edecek.

Günün sonunda bizi ayakta tutacak olan da, parmaklarımızın ucundaki o sanal zaferler değil; sabahın altısında bizi tek bir yürek yapan o sarsılmaz, o saf ve mukaddes bağdır. Ekranın ışığı söner, sokağın gerçeği kalır; asıl mesele, o karanlıkta bile ay-yıldızın parıltısını el ele vererek koruyabilmektir.

 

Muhabbetle…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...