Closer : Gaslighting yoktu, gaslighting vardı!
Closer'ın hâlâ neden bizi anlattığı üzerine..
Mike Nichols yönetmenliğinde çekilen 2004 yılı yapımı Closer’ın künyesi adeta yıldızlar geçidi. Julia Roberts, Jude Law, Natalie Portman ve Clive Owen’dan oluşan oyuncu kadrosu filmin etkisini artıyor. Film planlanmamış şekilde günümüz ilişkilerine beklenmedik ölçüde kapı aralıyor. Aldatma, manipülasyon, ikiyüzlülük, partnerini ihmal etme, ihtiyaçlarını yok sayma ve tüm bunları meşrulaştırmak için üretilen bahaneler... Kısacası, modern ilişkilerde sıkça karşılaştığımız birçok dinamiği tek bir hikâyenin içine ustalıkla yerleştiriyor. İşte tam da bu noktada filme bambaşka bir pencereden; bugünün verileriyle bakmaya başlıyorsunuz. Bu insanlar gerçekten birbirlerine ihtiyaç duyan insanlar mı? Birbirlerini gerçekten seviyorlar mı? Yoksa onları bir arada tutan şey yalnızca şehvet; daha iyisini bulamama korkusunu "aşk" diye adlandırıp birbirlerine yansıtmaları mı? Peki sevgi gerçekten elle tutulur, gözle görülür bi’ şey mi? Yoksa varlığını büyük gösterilerle kanıtlamak zorunda olmayan, daha sessiz bir duygu mu?
Film, 2004 yılında tam da bu soruların etrafında dolaşıyor. Aradan yirmi yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen bugün ilişkiler üzerine konuşurken hâlâ aynı çıkmazların içinde debeleniyoruz. Hatta çoğu zaman, modern ilişkileri yorumlarken 2004 yapımı bir filmin ortaya attığı soruların ötesine geçemediğimizi fark ediyoruz. Gaslighting, lovebombing, ghosting.. Bugün, düne kadar anlamını bilmediğimiz bu kelimelere anlamlar yüklemeye çalışırken, 20 yıl önce çekilmiş bir film suratımıza vuruyor gerçekleri. ‘’Belki de değişen ilişkilerin kendisi değil; sadece onları anlatırken kullandığımız kelimelerdir’’ farkındalığına erişiyoruz.
Filmin genelinde, sevdiğinizi sandığınız insanın bir gün başka birini seçmesini kabullenmenin ne kadar zor olduğuna dair bir hikâye anlatılıyor. Ama asıl metin bunun da ötesinde. Şans eseri tanışan dört insanın hayatı, küçük seçimlerin büyük kırılmalar yarattığı bir kelebek etkisine dönüşüyor. Birbirlerine kavuşuyorlar, birbirlerinden vazgeçiyorlar, kaçıyorlar ama yine dönüp dolaşıp sadece birbirlerinin hayatında var oluyorlar. Bu sarmalın içinde yalanı, ihaneti, kıskançlığı ve insanın en kırılgan yanlarını izliyoruz. Film de tam olarak bu kırılganlığın üzerine inşa ediliyor.
Senaryo tüm bunları bir filmin içine ustalıkla yerleştirirken, fark ettirmeden sizi kendi hayatınızla yüzleştiriyor. Bir noktadan sonra ekrandaki karakterleri değil, kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Ve zihninizde şu soru beliriyor: Hayatımdaki insan, çok değil birkaç yıl önce benim için yoldan geçen herhangi bir yabancıdan farklı mıydı? Film boyunca size kimse cevap vermiyor; karakterler o soruyu sizinle birlikte aramaya devam ediyorlar.
Alice, Dan, Larry ve Anna… Bu dört karakter, aslında sandığımız kadar kurgu değiller. Gün içinde yanımızdan geçip giden herhangi bir insandan farkları yok. Sokakta göz göze geldiğimiz, bir gün hayatımıza aldığımız, aynı masayı paylaştığımız, aynı yatağa baş koyduğumuz yabancılar onlar. Belki de filmin en sarsıcı tarafı bu: Karakterler bize uzak değil; fazlasıyla tanıdık.
Filmin içine biraz daha girecek olursak; bu dört karakter arasında yalnızca Alice, toplumun "başarılı" kabul ettiği bir kariyere sahip değil. Hayatını bir striptiz kulübünde çalışarak sürdüren genç bir kadın. Film boyunca da yaptığı iş nedeniyle en fazla yargılanan, en az ciddiye alınan karakter o oluyor. Ama hikâye ilerledikçe çok çarpıcı bir ters köşe ile karşılaşıyoruz. Filmin sonunda anlıyoruz ki, mesleği yüzünden en çok küçümsenen Alice, aslında bu dört kişi arasında sadakati en çok hak eden, sevgiyi en dürüst yaşayan ve kendine en az ihanet eden kişi. Film, böylece ahlaki yargılarımızı ters yüz ediyor; insanın karakteriyle yaptığı işi birbirinden ayırmayı ne kadar başarabildiğimizi sorgulatıyor.
Film, Patrick Marber'ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanarak beyaz perdeye taşınmış. Bu nedenle anlatım dilinde tiyatronun ruhunu korumaya çalışan bilinçli bir tercih hissediliyor. Film boyunca keskin zaman atlamaları, karakterlerin hayatlarında yaşanan değişimler ve aralarda bırakılan boşluklarla karşılaşıyoruz.
Bunun nedeni, hayatı başı ve sonu belli olaylar dizisi olarak değil; akıp giden, sürekli dönüşen bir süreç olarak anlatmak istemeleri. Karakterler değişiyor, ilişkiler evriliyor, zaman geçiyor ve bütün bunlar uzun uzun açıklanmıyor. Seyircinin, yaşananları o boşlukları kendi zihninde tamamlayarak takip etmesi bekleniyor.
Bu yüzden ilk izleyişte, özellikle zaman sıçramalarında filme kısa süreliğine yabancılaşmanız mümkün. Ancak bu tercih, filmi takip etmeyi zorlaştıracak kadar karmaşık değil. Aksine, anlatının doğal ritmine hizmet ediyor ve izlediğiniz şeyin yazılmış bir hikâyeden çok, gerçekten yaşanmış bir hayat kesiti olduğu hissini güçlendiriyor.
Bu filmi ilk izlediğimde, onu gerçekten anlayabilecek yaşta değildim. O dönem gördüğüm şey yalnızca dört insanın karmaşık ilişkileriydi. Ama bu yazıyı yazabilmek için yıllar sonra yeniden izlediğimde, filmin asıl gücünün alt metninde saklı olduğunu fark ettim. Romantizm aşk değil. Temas, çıplaklıkla ilgili bir kavram değil. Ve hayatınızdaki kişi her zaman sandığınız kişi değil. Hayat bir seçim yolculuğu. Ve yaptığınız her tercih sizi başka bir serüvene sürüklüyor. Sürüklendiğiniz bu serüvenin sonunun iyi ya da kötü olması ise küçük bir kader oyunu. Güzellik her zaman kazandırmıyor. Gençliğin bazen pek de bi’ önemi yok. Bazen hayatı sadece bir an için yaşıyoruz. Ve o ânı yaşadığımızda çoğunlukla bunun farkında olmuyoruz.
Bazı yalanlar söylenmeli, bazı gerçekler gizlenmeli. Ve ne olursa olsun bir sayfayı kapattığınızda geriye dönüp o sayfayı yeniden karalamaya çalışmamalısınız.
İşte bazen iyi bir yönetmen bunu başarabiliyor... Bir buçuk saatlik bir filmin içine, yıllarca üzerine düşüneceğiniz kadar çok soru sığdırabiliyor. Size cevaplar vermiyor; yalnızca doğru soruları bırakıp sessizce çekiliyor.
Beni en çok etkileyen detaylardan biri ise filmin açılışı ve kapanışı arasındaki görsel simetri oldu. Film, Alice'in gençliğinin ve güzelliğinin farkında olarak sokakta özgüvenle yürüdüğü bir sahneyle başlıyor. Finalde ise yaşadığı onca hayal kırıklığına, ihanete ve travmaya rağmen, yine başka bir şehirde, insanların bakışları üzerindeyken aynı özgüvenle yürüdüğünü görüyoruz.
Bu kapanışın çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Hayatınızda ne yaşarsanız yaşayın, yaşadığınız acılar sizi ne kadar içine çekerse çeksin, eninde sonunda döneceğiniz kişi yine kendinizsiniz. Film bunu uzun monologlarla değil, birkaç dakikalık son derece naif bir sahneyle anlatmayı başarıyor. Üstelik o finale başka bir açıdan baktığınızda daha da çarpıcı bir gerçek ortaya çıkıyor. Eğer filmin başında Alice o sokakta yürürken onu fark eden kişi Dan değil de başka biri olsaydı, akışın yönü tamamen farklı olacaktı. Bu yüzden hikâyeyi yalnızca "Dan'in Alice'i seçmesi" üzerinden okumak eksik kalıyor. Aynı zamanda Alice'in de yaptığı bir seçim var. Hatta dürüst olalım; asıl seçim Alice’ın yaptığı seçim…
Bu filmi bunca yıl sonra yeniden izlememin ve üzerine tekrar düşünmemin asıl nedeni 2004 yılında yazılmış bu senaryonun, 2026'da hâlâ güncelliğini koruyor olmasıydı. İnsan ilişkilerinde neyin doğru, neyin yanlış; neyin sadakat, neyin ihanet; neyin aldatmak, neyin yalnızca bir sınırı aşmak olduğu konusunda hâlâ aynı tartışmaları yapıyoruz.
Üstelik bugün bu tartışmalara sadece yeni kelimeler ekledik. Dün "görmezden gelmek" dediğimiz şeye bugün ghosting diyoruz. Dün duygusal manipülasyon dediğimiz şey, bugün farklı psikolojik kavramlarla açıklanıyor. İsimler değişiyor, kavramlar güncelleniyor ama insanların birbirine yaşattığı duygular neredeyse hiç değişmiyor. Belki de bu yüzden bu film eskimiyor.. Teknoloji değişiyor, şehirler değişiyor, kuşaklar değişiyor; ama sevilme ihtiyacı, terk edilme korkusu, kıskançlık, arzu, sadakat ve ihanet aynı kalıyor.
Bugün sizi rahatsız eden yerinizden yakalayan bu film; belki yirmi yıl sonra izlediğinizde bambaşka bir yaranıza dokunacak…
Tıpkı Şebnem’in de sorduğu gibi; aşk her şeyi affeder mi?