Kurumlar her şeyi açıklar mı? Daron Acemoğlu üzerine bir tartışma
Daron Acemoğlu, her ne kadar görüşlerine bazı noktalarda katılmasam da, Türk iktisatçılarının medâr-ı iftiharıdır. Babası da bizim Üniversite’nin seçkin ticaret hukuku Hocalarındandı. 17 Ağustos tarihli The Economist Dergisi’nde Daron Acemoğlu akademik referanslar verilerek akademik olmayan bir dille eleştirildi. Eleştirileri iki kısma ayırmak gerekir: İlkinin hedefi Hoca’nın kurumların toplumsal ve iktisadi gelişmede önemine atıf yapan teorisidir. İkincisinin hedefi ise Hoca’nın son dönemde yayımladığı eserlerde bulunan YZ hakkındaki görüşleridir. Ben bu yazıda ilk kısımdaki eleştirileri ele alacağım. Cumartesi ise YZ teknolojisi konusundaki eleştirileri değerlendiririz.
GİRİŞ
The Economist, 17 Ağustos’ta yayımladığı “Dünyanın en etkili iktisatçısı tuhaf biçimde ikna edici değil” başlıklı imzasız yazısında, Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını oldukça sert bir biçimde eleştirdi. Yazının hedefinde yalnızca belirli bir makale ya da belirli bir teori bulunmuyordu. Daha genel olarak Acemoğlu’nun iktisat bilimi içindeki olağanüstü etkisinin, çalışmalarının gerçek açıklayıcı gücüyle ne ölçüde orantılı olduğu sorgulanıyordu. Acemoğlu ise birkaç gün sonra The Economist’in mektuplar bölümünde yayımlanan cevabında eleştirilerin seçici, bağlamından koparılmış ve 33 yıllık bir akademik külliyatı değerlendirmek bakımından yetersiz olduğunu savundu.
Tartışmanın üslubu zaman zaman akademik sınırların dışına taşıyor. The Economist’in isimleri açıklanmayan iktisatçıların birkaç kadeh içkiden sonra Acemoğlu hakkındaki “gerçek” düşüncelerini söylediklerini aktarması buna örnek gösterilebilir. Acemoğlu’nun buna verdiği ironik cevap da aynı ölçüde serttir: Kendisi de birkaç kadehten sonra insanların The Economist’e artık abone olmaya değmediğini söylediğini yazsa, dergi bunu yayımlar mıydı? Bu polemik ilgi çekici olmakla birlikte, asıl üzerinde durulması gereken mesele iktisat bilimi açısından daha önemlidir. The Economist’in Acemoğlu’na yönelttiği eleştirilerin akademik bir temeli var mıdır?
Kanımca iki eleştiri de ciddiye alınmalıdır.
THE ECONOMIST’İN İKİ CİDDİ AKADEMİK İTİRAZI
Bunlardan ilki, Acemoğlu’nun Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte 2001 yılında yayımladığı ve kalkınma iktisadı literatürünün en etkili çalışmalarından biri haline gelen “The Colonial Origins of Comparative Development / Mukayeseli Kalkınmanın Sömürgeci Kökenleri” makalesine ilişkindir. Makalede Avrupalı yerleşimcilerin tarihsel ölüm oranları, sömürge ülkelerinde oluşan kurumların niteliğini açıklamak amacıyla araç değişken olarak kullanılmış; kurumların günümüzdeki kişi başına gelir farklılıkları üzerinde önemli bir nedensel etkisi bulunduğu ileri sürülmüştür. Yazarlar, yerleşimci ölüm oranlarının kurumsal gelişmeyi etkileyen tarihsel bir kanal oluşturduğunu savunmuşlardı.
Sonraki yıllarda veri setinin oluşturulma biçimine, bazı ölüm oranı gözlemlerine ve kullanılan araç değişkenin geçerliliğine yönelik çeşitli eleştiriler getirildi. Bunlar yok sayılabilecek eleştiriler değildir. Bir ampirik araştırmanın veri kalitesi ve nedensellik stratejisi elbette sorgulanabilir. Bilim zaten bu şekilde ilerler.
The Economist’in ikinci önemli eleştirisi daha teoriktir. Eğer uzun dönemli refah farklılıklarını kurumlarla açıklıyorsak, bu kez kurumların kendisini neyin belirlediğini açıklamamız gerekir. Ayrıca “kurum” kavramını siyasi yapıdan mülkiyet haklarına, hukukun üstünlüğünden toplumsal normlara kadar çok geniş tutarsak, açıklamanın geriye dönük olarak her sonucu kapsayan bir niteliğe bürünmesi riski doğar. Çin’in son kırk yıldaki hızlı büyümesi de bu bağlamda önemli bir soru yaratmaktadır: Siyasal kurumları kapsayıcı olmayan bir ülke (burada Çin Halk Cumhuriyeti kastediliyor, DMD) nasıl uzun süre bu kadar yüksek büyüme sağlayabilmiştir?
Bunlar meşru sorulardır. Fakat meşru bir soru ile o sorudan çıkarılan sonuç aynı şey değildir.
ACEMOĞLU’NUN CEVABI: ELEŞTİRİ NEDEN EKSİK?
Acemoğlu’nun cevabının güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Kendisi eleştirilebilir olmayı reddetmiyor; tersine kurumlar, sömürgecilik mirası, otomasyon veya yapay zekâ konularındaki çalışmalarının tartışılması gerektiğini açıkça kabul ediyor. İtiraz ettiği nokta, farklı dönemlerde yazılmış çok sayıdaki çalışmadan seçilmiş birkaç eleştirinin bir araya getirilerek bütün araştırma programının güvenilirliği hakkında genel bir hükme dönüştürülmesi. Bence tartışmanın merkezindeki temel kavramsal sorun şudur: “Only institutions matter! / Sadece kurumlar önemlidir!” ile “Institutions do matter / Kurumlar gerçekten önemlidir!” aynı önerme değildir.
“SADECE KURUMLAR ÖNEMLİDİR!” İLE “KURUMLAR GERÇEKTEN ÖNEMLİDİR!” AYNI ANLAMA GELMEZ
Acemoğlu’nun çalışmalarını, “iktisadi kalkınmayı yalnızca kurumlar açıklar” biçiminde okumak doğru değildir. Onun araştırma programının daha doğru ifadesi, kurumların ekonomik gelişmenin açıklanmasında ihmal edilemeyecek derecede önemli olduğudur.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü ekonomik ve toplumsal gelişme tek nedenli süreçlerden oluşmaz. Sermaye birikimi, beşerî sermaye, teknoloji, kültür, coğrafya, siyasal yapı, toplumsal güç ilişkileri ve kurumlar birbirleriyle karşılıklı etkileşim içindedir. Üstelik bu ilişkiler çoğu zaman doğrusal değildir; gecikmeler, geri beslemeler, tarihsel bağımlılıklar ve beklenmedik kırılmalar içerir. Sosyal bilimlerde bütün gerçekliği tek bir değişkenle açıklayabilecek bir genel teori aramak zaten başlı başına sorunludur.
Burada Douglass North’u hatırlamak gerekir. Kurumların iktisadi performans açısından önemini Acemoğlu keşfetmedi. North ve kurumsal iktisat literatürü bunu çok daha önce güçlü biçimde ortaya koymuştu. Acemoğlu ve çalışma arkadaşlarının asıl katkısı başka yerdeydi: Kurumların ekonomik sonuçlar üzerindeki etkisini modern ampirik iktisadın ölçülebilir, sınanabilir ve nedensellik tartışmasına açık bir araştırma alanı haline getiren büyük bir akademik süreç başlattılar. Bu nedenle 2001 makalesinin önemi yalnızca ulaştığı katsayılarda değil, açtığı araştırma programında aranmalıdır.
2001 MAKALESİNİ 2026’DAN YARGILAMAK: ELEŞTİRİ Mİ, ANAKRONİZM Mİ?
Aynı nedenle bu makaleyi 2026 yılının veri olanakları ve ekonometrik standartlarıyla değerlendirirken dikkatli olmak gerekir. Son yirmi beş yılda tarihsel veri tabanları, hesaplama gücü, nedensel çıkarım yöntemleri ve yeniden üretilebilirlik standartları olağanüstü ölçüde gelişti. Bugün aynı araştırma çok daha geniş veri setleri ve çok daha fazla sağlamlık testiyle yapılabilir.
Bu, 2001 yılındaki sonuçların eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Bugün o makaledeki bütün nedensel sonuçları ilk yayımlandıkları dönemdeki güvenle kabul edip etmeyeceğimiz ayrı bir sorudur. Fakat “bugün bunu daha iyi yapabiliriz” demekle “o çalışma kendi döneminde önemli değildi” demek birbirinden tamamen farklıdır. Bilimsel ilerlemenin doğası zaten önceki çalışmaların daha iyi yöntemlerle geliştirilmesini gerektirir. Geçmişteki araştırmaları yalnızca bugünün araçlarıyla yargılamak zaman zaman metodolojik bir anakronizme dönüşebilir.
ÇİN ÖRNEĞİ ACEMOĞLU TEORİSİNİ GERÇEKTEN ÇÜRÜTMEKTE MİDİR?
Çin meselesi ise daha karmaşıktır.
Acemoğlu ve Robinson, Çin’in hızlı büyümesini kendi teorilerine aykırı bir olgu olarak görmezler. Onlara göre dışlayıcı siyasal kurumlar altında da büyüme mümkündür. Özellikle devletin kaynakları yüksek verimliliğe sahip alanlara yönlendirebildiği veya siyasal elitlerin kontrollerini kaybetmeden ekonomik kurumların belirli ölçülerde kapsayıcı hale gelmesine izin verdiği durumlarda uzun sayılabilecek büyüme dönemleri ortaya çıkabilir. Acemoğlu, Çin’i bu ikinci duruma örnek olarak göstermiştir. Ancak bu tür büyümenin yaratıcı yıkım ve yaygın yenilik üretme kapasitesi sınırlı olduğu için uzun vadede sürdürülebilirliğinin sorunlu olacağını savunur.
Ben bu görüşü biraz daha esnek yorumlamak gerektiğini düşünüyorum. Kalkınmanın farklı aşamalarında farklı mekanizmaların ağırlığı değişebilir. Düşük ve orta gelir düzeylerinde yüksek tasarruf, sermaye birikimi, altyapı yatırımları, teknoloji transferi, ihracata dayalı sanayileşme ve güçlü devlet kapasitesi çok hızlı büyüme sağlayabilir. Fakat ülkeler yüksek gelir düzeylerine yaklaştıkça yenilik üretme, girişimcilik, yaratıcı yıkım, bilgi özgürlüğü, hukuki güvence ve bireysel inisiyatif giderek daha önemli hale gelebilir.
Bu bakımdan Çin, Acemoğlu’nun yaklaşımını basitçe yanlışlayan bir karşı örnek olmaktan ziyade, kurumların ekonomik gelişme üzerindeki etkisinin zamana ve gelişme aşamasına bağlı olabileceğini düşündüren önemli bir laboratuvar olarak görülmelidir.
SOSYAL BİLİMLERDE BÜYÜK TEORİLERİN SINIRI
Aslında burada daha genel bir metodolojik meseleyle karşı karşıyayız. Keynes kapitalizmin bütün işleyişini açıklamadı; Schumpeter bütün büyüme süreçlerini inovasyona indirgemedi; North bütün kalkınmayı kurumlarla açıklamadı. Büyük teorilerin bilimsel değeri, bütün gerçekliği tek başına açıklamalarından değil, daha önce yeterince görülmeyen önemli bir mekanizmayı görünür hale getirmelerinden kaynaklanır.
Acemoğlu’nun çalışmalarını da aynı ölçütle değerlendirmek gerekir.
SONUÇ — ELEŞTİRİ GEREKLİ AMA İTİBARSIZLAŞTIRMA BAŞKA BİR ŞEY
The Economist’in ampirik yöntemlere ve kurumlar yaklaşımının sınırlarına ilişkin soruları değerlidir. Bunlar bilimsel tartışmanın doğal parçalarıdır. Ancak bu eleştirilerden Acemoğlu’nun akademik etkisinin hak edilmemiş olduğu sonucuna ulaşmak çok daha güçlü bir iddiadır ve çok daha güçlü kanıt gerektirir.
Daron Acemoğlu’nun katkısının değeri, kurumların her şeyi açıkladığını göstermesinde değildir. Böyle bir şeyi zaten göstermemiştir. Asıl katkısı, kurumların ekonomik gelişmenin analizinden çıkarılamayacağını hem teorik hem de ampirik iktisadın merkezine yerleştirmesidir.
Kurumlar her şeyi açıklamaz; fakat kurumların etkisi ve rolüne değinmeyen bir kalkınma teorisi de eksik kalır.
***
Bir sonraki yazımda The Economist’in Daron Acemoğlu’nun son yıllarda yazdığı eserlerinde YZ teknolojisine karşı aldığı tutuma getirdiği eleştirileri değerlendireceğim. Kanımca “zurnanın zırt dediği yer” de burasıdır.