18 Ağustos Abu al-Duhur saldırısının ardından

YAYINLAMA:

Geçtiğimiz haftalarda uzun süredir ilk kez bölgesel gündem- uluslararası boyutta da- İran savaşı ve İsrail saldırganlığının ötesinde bir şeye, Mekke Anlaşmasına ve bu anlaşmanın sağlayacağı potansiyele odaklanmıştı- ki İsrail Suriye’de yeni bir saldırı dalgası başlattı. Tabi ki Suriye toprak bütünlüğüne yönelik İsrail’den gelen saldırılar Suriye’de merkezi hükümetin güçlenmesini önlemeye yönelik girişimler. Tam da SDG kadrolarından “üniformamızı çıkartıyor ve yola siyasetçi olarak” devam ediyoruz açıklamaları gelirken, tam da ABD, Suriye-Irak hükümetleri arasındaki iş birliğini güçlendirmeyi olumlu bulduğu sinyalleri verir ve Şam’ı Terörü Destekleyen Ülkeler listesinden çıkartmak için son bürokratik adımları atarken, tam da Şam elindeki sınırlı imkanlarla en azından sınır savunmasını doğru düzgün yapacak bir silahlı kuvvetler oluşumu için birkaç küçük adım atarken gerçekleşen bu saldırılar İsrail’in Suriye’nin geleceğinde parçalı ve bölünmüş bir ülke hayaline sahip olduğunu bir kere daha gösteriyor. Fakat sadece Suriye’nin güneyi ve Golan Tepesi çevresi ile sınırlı kalmayıp İdlib’te Abu al-Duhur Hava üssüne yönelik İsrail saldırısı, Tel Aviv’in Türkiye’yi hedef alan bir provokasyon stratejisi içerisine büyük bir cesaretle girdiğini gösteriyor. Bu provokasyonun sonuçlarının Ankara sakin kalmayı seçmeseydi çok farklı olabileceğine ilişkin endişeleri dillendiren ve “gereksiz bir eylem olduğuna dair” ilk tepkilerden birini verenin de ABD’nin Suriye özel temsilcisi Tom Barrack’ın olması durumu daha da ilginçleştiriyor. Öyleyse elimizde üç ayrı yorumlamamız gereken şey var: 18 Ağustos İsrail saldırısı, Ankara’nın verdiği cevap ve ABD’nin tepkisi.

PROVOKATİF TUZAK MI YOKSA MESAJ MI?

18 Ağustos’ta gerçekleşen saldırının Türkiye ile ilgili amacının, Suriye’nin bütünleşme ve ayağa kalkma çabasını baltalamak üzerinden Ankara’nın güvenliğine ve bölge düzenine yönelik algısına verilen dolaylı zararın ötesinde ne olduğu yüzde yüz net değil. Hayırlı bir eylem olmadığı, hatta ateşle oynandığı ortada da bu eylemi Tel Aviv, Ankara'ya mesaj vermek için mi yaptı yoksa provokasyon üzerinden Ankara’yı tuzağa çekmek için mi?

Saldırı sonrasında Tom Barrack ve Suriye Dış İşleri bakanının yaptığı açıklamalardan anlıyoruz ki; İsrail bir süredir Suriye ve Türkiye arasındaki askeri yakınlaşmadan endişe ediyor ve Türkiye sınırına yakın bu üste Ankara’nın askeri varlığı unsurlarının konuşlanmasına Şam tarafından müsaade edileceği endişesi duyuyormuş. Konu, ABD’ye ve ABD’nin ön ayak olduğu İsrail-Suriye temaslarında Suriye’ye sorulmuş. Her iki muhatap da böyle bir şeyin olmadığı garantisini vermiş, hatta konunun ABD tarafından istihbaratı olarak soruşturduğu ve İsrail’e çıkarımının doğru olmadığının iletildiğini görüyoruz. Türk yetkililer zaten üste Türk askeri varlığının olmadığını doğruladılar. Ama İsrail, ABD’nin sözlerine dahi inanmayarak ön alıcı (pre-emptive) bir saldırı düzenlemeye karar vermiş. Bunu da İsrail Savunma Bakanı Katz’ın açıklamalarından anlıyoruz. Eğer bu saldırının amacı böylece “caydırıcı bir mesaj” iletmekse Türkiye’ye haber vermeden, sahne gerisindeki kanalları ve tansiyon düşürme mekanizmalarını kullanmadan gerçekleştirdiğine göre mesajın gerçek bir provokasyona dönmemesi için Tel Aviv’in ABD’ye güvenmiş, dayanmış olması gerekir. Barrack oldukça endişeli konuştu, bu nedenle, İsrail-ABD hattında da bu saldırı özelinde iletişim tam ve yerinde kuruldu mu- kesin emin olamıyoruz. Barrack’ın işaret ettiği gibi Ankara, Türkiye’ye doğru uçan savaş uçaklarını görüp, bunun Türkiye’ye yönelik bir saldırı girişimi olduğuna karar verebilir ve tıpkı 2015’de Rus jeti nasıl düşürüldüyse askeri bir karşılık verebilirdi. Sonuçta İsrail’in önleyici savaşa, ön-alıcı vuruşa uygun bir doktrini varsa Türkiye’nin de caydırıcılığı güçlü tutmayı ve ileride savunmayı içeren doktrinleri var. Kısaca 18 Ağustos saldırısı çerçevesinde askeri olarak İsrail ile kafa kafaya gelmememiz adeta bir mucize; çünkü eğer burada İsrail’in amacı mesaj vermek ise mesajın yanlış anlaşılma olasılığı çok yüksek.

MESAJLAR KABUL EDİLEBİLİR DEĞİL

Mevzu elbette İsrail’in mesajının yanlış anlaşılıp Ankara’nın saldırı altında olduğunu düşünme olasılığı değil. İsrail, Ankara-Suriye ilişkilerini bahane ederek, henüz gerçekleşmemiş ve sadece amacı Suriye’nin kendi askeri kapasitesini geliştirmek olan iş birliği anlaşmalarını bahane ederek Suriye üzerinde hava üstünlüğüne sahip olacağı mesajı veriyor. Bu Şam’a öl demek, aslında Rusya’nın şu anda gücü-kuvveti olsa İsrail Rusya’ya dön mesajı da verir. Ankara’ya da ileride savunma yapmana müsaade etmeyeceğim deniyor.

Ankara’nın da, Şam’ın da bu mesajları kabul etmesi, dolayısıyla, cayması mümkün değil. Allah’tan ABD, şu anda Suriye’de Rusya’nın varlığını da İran’ın gücünü de görmek istemiyor. İsrail’in Suriye hava sahasındaki üstünlüğü ABD için kötü bir şey değil ama havadan Türkiye sınırına yakın bir yeri bombalamanın İsrail ve Türkiye’yi savaşa yaklaştırabileceğini de biliyor.

Bu olasılık, İsrail-Türkiye askeri çatışması, ABD tarafından istenmiyor, hele ABD Mekke Anlaşmasına yeşil ışık yakmışken. Türkiye-İsrail arasındaki tansiyon çok yükseğe çıkarsa düşürmek için ABD’nin kan-ter içinde kalması gerekecek; dahası sonuç ne olursa olsun Mekke Anlaşması ortakları bir pozisyon alacak, nihayetinde Mekke Anlaşması ya güçlenecek ya zayıflayacak. ABD, bu anlaşmaya boşuna yeşil ışık yakmadı. İran savaşı, bir yerde ABD için bitecek ve ABD o gün kendisini tatmin eden ya da etmeyen bölgesel dengelerle bölge aktörlerinin uğraşmasını isteyecek. Kimsenin hakimiyet sağlayamayacağı, çatışmaların kontrollü kalacağı bir bölgesel düzen arzusu ile hareket ediyor. Herhangi bir İsrail-Türkiye çatışması hem bugün var olan bölgesel kaosa bir halka daha ekler hem de gelecekte kurulması düşünülen bölgesel düzenin dayanacağı olası eksenleri karman çorman eder. ABD, çoktan, iki ülke arasındaki sertleşmenin kontrole alınması için düğmeye basmıştır. Fakat Türkiye’nin 18 Ağustos saldırısının -büyük ihtimalle- ABD’nin isteği hilafına olduğu, ABD’nin düzen arayışı için gereksiz bir hamle olmasına rağmen gerçekleştiği gerçeğini unutmayacağını biliyoruz.

Tel Aviv’in bekleyip bekleyip şimdi Abu al-Duhur üssüne yönelik harekete geçmesi çoğunlukla yaklaşan İsrail seçimlerine ve Netanyahu’nun seçimlerden kurtulmak için savaşı tercih etme pratiğine bağlanıyor. Bunu söyleyenler haksız değiller elbette ve onlara göre İsrail’in amacı mesaj vermekten çok bir provokasyon üzerinden gerçekten İsrail-Türkiye savaşını başlatmak. İsrail basınına yansıyan haberler İsrail Ordusunun bu olasılığı, gereksiz bir savaş olasılığı olarak gördüğü ve yönetimi riskler hakkında uyardığı yönünde. Bu noktada ordunun uyarıları, İsrail’in mesaj kaygısını öne çıkartan bir fon için de kullanılıyor. Çünkü İsrail’de de kafası çalışan herkes bu tür bir mesajın provokasyondan farklı olmadığını, Türkiye’nin öyle veya böyle cevap vermeye yaklaştığını biliyordur, fark ediyordur.

MEKKE ANLAŞMASI SONRASI SALDIRI TESADÜF DEĞİL

Bu fonda zamanlamanın işaret ettiği bir gerçeklik var: Mekke Anlaşması sonrası Anlaşma ortaklarının ve bu arada Ankara’nın bölgede ileride savunması ve ön-alıcı diplomasisinin meşruiyet temeli güçlenmişti. Paktın Filistin meselesini odağa oturtması kadar kolektif bir caydırıcılık oluşturma gibi bir derdi var. Üç ülkenin ortak bir bölgesel vizyon oluşturma gibi bir derdi var. Üç ülke de İsrail’in İran’a yaptığı saldırıları ve ABD’nin savaşa sürüklenmesini doğru bulmuyor ve dahası Gazze meselesinin çözümünü bölgesel istikrarın temeli kabul ediyorlar. Suriye ve Irak’ın bu anlaşmaya katılma olasılığı dillendiriliyordu. İsrail’in yapabileceklerinden korkan diğer bir aktör, Mısır’ın pakta katılmasının Türkiye’nin çok istediği biliniyor. Dolayısıyla İsrail’in verdiği mesajın Türkiye’nin Suriye özelinde ileride savunmasını kısıtlamak kadar tüm bölgede ileride savunmasını sınırlandırmak gibi bir hedeften yola çıktığını anlıyoruz.

Ankara için cevap vermek kolay olmamıştır. Sisli bir ortamda İsrail’in hedefinin Türkiye varlığı değil Suriye’deki üs olduğu değerlendirilmiş. İsrail’in provokatif bir tuzak kurarak Ankara’nın Mekke Anlaşması ile yakaladığı ivmeyi ve Suriye üzerindeki ABD-Türkiye-bölge ülkeleri konsensusunu bozacak bir hamleye Türkiye’nin sürüklenmek istediği sonucu çıkarılmış ve sakin kalınmış. Sonuçtan, Türkiye’nin sakinliğinin ne kadar değerli olduğunu anlıyoruz. Fakat Ankara için mevzu sadece İsrail’in provokasyon tuzağına düşmemek değil. İsrail’in verdiği mesajların kabul edilmezliğini Ankara’nın bir karşı mesaj olarak Tel Aviv’e postalayacağını bekleyebiliriz. Türkiye, Suriye konusunda da Gazze konusunda da İsrail’in saldırganlığı konusunda da duruşunda hiçbir değişiklik olmadığını belirtti. Netanyahu hakkında kırmızı bülten çağrısından art arda gelen Suriye’nin geleceğini inşa etmekte Şam’a tam destek vereceğiz çıkışlarına, Türkiye caydırılmadım diyor. Dahası kafası çalışan herkes şu uyarının yapıldığını görür: İsrail bir başka denemesinde Ankara’nın 2015’de hava sahasını azıcık ihlal eden Rus jetine verdiği yanıt gibi bir yanıtın muhatabı olabilir. Hatırlanacaktır, o zaman da Türkiye sabretmiş, sakin kalmış ve hiç umulmadık bir an cevap vermişti. Ayrıca herkesi hafta sonu medyaya düşen bir habere dikkat etmeye çağırıyorum. Bu haber, Mekke anlaşmasına resmi olarak İran’ın davet edildiğini söylüyordu. Ben İran’ın nabzının yoklandığının ve gelecekte bir gün belki bu Anlaşmanın parçası olabileceğini düşünüyorum ama bugün savaş sürerken Paktın böyle bir riskli katılıma hazır olduğunu da zannetmiyorum. Zaten bu habere doğrulamalar gelmedi. Fakat haberin, bir nabız yoklamasının, bugün basında yer bulmasının İsrail’e verilebilecek cevapların niteliğini göstermek gibi bir amaç taşıdığını da düşünüyorum.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...