Finansal kırılganlıktan ekonomik krize giden yol: 16–17 Eylül tecrübesi bize ne öğretti?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

16–17 Eylül’de Borsa İstanbul’da yaşanan sert dalgalanma, birçok yatırımcı açısından ciddi servet kayıplarına yol açtı. Ancak bireysel zararların büyüklüğü ile makroekonomik anlamda “ekonomik kriz” aynı şey değildir. Finansal kırılganlık, spekülatif balon, varlık fiyatı çöküşü, likidite krizi, ödeme gücü krizi, finansal kriz, bankacılık krizi ve ekonomik kriz birbirine bağlı fakat farklı kavramlardır. Bir aşamadan diğerine geçiş mümkündür, fakat kaçınılmaz değildir. 16–17 Eylül tecrübesi bu ayrımı anlamak açısından öğreticidir: Yerel bir likidite sıkışması daha büyük bir krize dönüşebilirdi; düzenleyici müdahale ise şimdilik bu zincirin ilerlemesini durdurmuş görünmektedir.

GİRİŞ: BÜYÜK KAYIP HER ZAMAN EKONOMİK KRİZ DEĞİLDİR

16 Eylül’de BIST 100 endeksi günü yüzde 5,54 kayıpla 13.122,58 puandan kapattı. Gün içinde satış baskısı daha da kuvvetlenmiş, bankacılık, holding ve özellikle finansal kiralama-faktoring hisselerinde çok sert düşüşler görülmüştü.

Bu büyüklükte bir hareket doğal olarak yatırımcıların servetinde ciddi kayıp yarattı. Kaba bir hesapla, borsadaki halka açık payların birkaç trilyon lirayı aşan değeri üzerine yüzde 5’in üzerinde bir günlük düşüş uygulandığında yüz milyarlarca liralık bir kâğıt üzerindeki servet kaybından söz ediyoruz. MKK verileri Mart 2026 itibarıyla halka açık payların değerini yaklaşık 8,35 trilyon TL, pay senedi yatırımcı sayısını ise 6,4 milyon civarında gösteriyordu.

Böyle bir servet kaybını yatırımcı sayısına mekanik biçimde böldüğümüzde kişi başına on binlerce lirayı bulan temsili bir rakam elde edilebilir. Fakat bunun “ortalama yatırımcının gerçek zararı” olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Portföy dağılımı son derece eşitsizdir, herkes aynı hisseleri tutmamaktadır ve fiyat düşüşü satış yapılmadığı sürece gerçekleşmiş zarar değildir.

Yine de bir yatırımcının birkaç aylık veya birkaç yıllık tasarrufunu kaybetmesi onun açısından son derece yakıcıdır. Fakat iktisadi analizde kişisel mali kayıp ile ekonomik kriz aynı şey değildir. Kavramları birbirine karıştırdığımız zaman ne yaşadığımızı da yanlış teşhis ederiz.

KRİZDEN ÖNCE FİNANSAL KIRILGANLIK VARDIR

İlk kavramımız finansal kırılganlık olmalıdır.

Finansal kırılganlık bir kriz değildir; sistemin şoklara karşı hassaslaşmasıdır. Yüksek kaldıraç, düşük likidite, vade uyumsuzluğu, düşük fiili dolaşım, benzer varlıklarda yoğunlaşmış fonlar ve birbirine bağlı bilançolar küçük bir şokun büyük sonuçlar doğurabileceği bir yapı yaratır.

Hyman Minsky’nin ünlü yaklaşımının temel sezgisi burada önemlidir: Finansal sistem çoğu zaman kriz sırasında değil, krizden önceki sakin dönemde kırılganlaşır. Uzun süre yükselen fiyatlar ve kolay finansman, ekonomik aktörlerin risk algısını azaltır. Risk azalmadığı halde, riskin azaldığı düşünülmeye başlanır.

Böylece görünürdeki istikrar, gelecekteki istikrarsızlığın tohumlarını taşıyabilir.

SPEKÜLATİF BALON: FİYATIN KENDİ GEREKÇESİNİ ÜRETMESİ

Finansal kırılganlığın üzerine bir de spekülatif fiyat dinamiği eklenebilir.

Normal bir yatırım kararında varlığın gelecekte yaratacağı gelir, kâr ve nakit akımı değerlendirilir; bunlardan hareketle bir fiyat oluşur. Spekülatif balonda ise nedensellik giderek tersine döner:

Fiyat yükselir; fiyat yükseldiği için yeni talep doğar; yeni talep fiyatı daha da yükseltir.

Bir noktadan sonra yatırımcı varlığı yarattığı gelir nedeniyle değil, ileride kendisinden daha yüksek fiyata satın alacak başka bir yatırımcı bulunacağı beklentisiyle alır. Finansal iktisat yazınında bu süreci “Greater Fool Theory / Daha Büyük Ahmak Teorisi” çok güzel anlatır. Fakat balonun varlığı tek başına finansal kriz anlamına gelmez. Varlık fiyatları düşebilir ve finansal sistem bunu absorbe edebilir. Kritik soru, balonun finansal bilançoların içine ne ölçüde yerleştiğidir.

BALON PATLADIĞINDA: FIRE SALE / YANGIN SATIŞI MEKANİZMASI

Fiyatların düşmesiyle birlikte bir başka kavram devreye girer: fire sale, yani zorunlu veya yangın satışı.

Bir fon yatırımcı çıkışlarını karşılamak, kaldıraçlı yatırımcı teminat tamamlamak veya banka bilançosunu küçültmek için varlık satmak zorunda kalabilir. Normal piyasa koşullarında satılabilecek bir varlık stres altında büyük iskontolarla satılır. Bundan sonra mekanizma kendi kendisini besleyebilir:

fiyat düşüşü → satış → daha düşük fiyat → yeni teminat ihtiyacı → yeni satış.

Burada artık basit bir fiyat düzeltmesinden söz etmiyoruz. Varlık fiyatındaki hareket bilanço davranışını değiştirmeye başlamıştır.

LİKİDİTE KRİZİ: SERVET VAR NAKİT YOK

16–17 Eylül olayında kritik kavram buydu. Reuters’ın aktardığı bilgilere göre, bazı fonlar düşük likiditeli hisselerdeki pozisyonlarını yeterince hızlı tasfiye edemeyince yatırımcı geri ödemelerini karşılamak amacıyla daha likit hisseleri satmak zorunda kaldılar. Müdahale kapsamındaki fonların büyüklüğünün yaklaşık 891 milyar TL, yatırımcı sayısının ise 353 bin civarında olduğu bildirildi. Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, müdahale kapsamındaki fonlarda yatırımcı başına yaklaşık 2,5 milyon TL’lik ortalama varlık bulunduğu görülmektedir. Bu rakam kayıp miktarını değil, sorunun kapsadığı finansal büyüklüğü göstermektedir. Yaklaşık 353 bin yatırımcı, toplam pay senedi yatırımcılarının kabaca yüzde 5,5’ine karşılık gelmektedir. Dolayısıyla sorun yatırımcı sayısı açısından sınırlı bir kesimde yoğunlaşmış olsa bile, yönetilen varlık büyüklüğü bakımından ihmal edilemeyecek ölçektedir.

Likidite krizinde temel problem şudur:

Varlığınız vardır ama ödeme zamanı geldiğinde onu yeterince hızlı ve makul bir fiyatla nakde çeviremiyorsunuzdur.

Bu, iflasla aynı şey değildir. Varlıkların toplam değeri yükümlülüklerin üzerinde olabilir; sorun zamanlamadır. 16–17 Eylül’de gördüğümüz olay bu nedenle başlangıçta yerel fakat bulaşma ihtimali taşıyan bir likidite krizi olarak tanımlanmalıdır.

LİKİDİTEDEN ÖDEME GÜCÜ KRİZİNE

Likidite problemi uzarsa veya varlıklar sürekli yangın satış fiyatlarından satılırsa mesele değişebilir. Bu noktada solvency problem, yani ödeme gücü sorunu doğar.

Likidite sorunu, “Varlığım var fakat bugün nakde çeviremiyorum” demektir.

Ödeme gücü sorunu ise, “Varlıklarım artık yükümlülüklerimi karşılamıyor” anlamına gelir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Merkez bankalarının ve düzenleyici otoritelerin likidite krizlerine müdahalesi nispeten kolaydır; geçici finansman sağlanabilir. Fakat gerçek bir ödeme gücü problemi varsa sisteme likidite vermek temel bilanço açığını ortadan kaldırmaz.

NE ZAMAN FİNANSAL KRİZDEN SÖZ EDERİZ?

Bir veya birkaç fonun sıkıntıya düşmesi henüz sistemik finansal kriz değildir. Finansal krizden söz edebilmek için sorunun finansal sistemin temel fonksiyonlarını geniş ölçekte bozmaya başlaması gerekir: kredi üretimi, ödeme sistemleri, fonlama, fiyat keşfi ve risk transferi aksamalıdır. Burada esas kavram sistemik risktir.

Bir finans kurumunun büyüklüğünden çok, diğer kurumlarla kurduğu bağlantılar önemlidir. Yerel bir problem başka fonlara, aracı kurumlara, bankalara ve kredi piyasasına yayılıyorsa artık bulaşma/ contagion başlamıştır.

Bu nedenle 16–17 Eylül’de asıl tehlike ilk sorunun büyüklüğünden ziyade şu zincirin çalışabilme ihtimaliydi:

fonlar → likit hisselerde zorunlu satış → teminat sorunları → aracı kurumlar → bankalar → kredi piyasası.

BANKACILIK KRİZİNDEN REEL EKONOMİYE

Finansal krizin bankacılık sistemine ulaşması kritik bir eşiktir. Bankalar zararlarını sınırlamak veya likiditelerini korumak amacıyla kredi arzını daraltırlarsa credit crunch, yani kredi sıkışması ortaya çıkar. Bu durumda yalnızca sorunlu firmalar değil, sağlıklı firmalar da krediye ulaşamaz. İşletme sermayesi daralır, yatırımlar ertelenir, tüketici kredileri azalır. Finansal problem artık reel ekonomiye geçmektedir.

Üretim, yatırım, istihdam ve gelirde yaygın bir gerileme başladığında ise ekonomik krizden söz ederiz.

Dolayısıyla borsanın düşmesi ekonomik kriz değildir. Bir fonun tasfiye edilmesi ekonomik kriz değildir. Hatta tek bir bankanın sorun yaşaması bile otomatik olarak ekonomik kriz anlamına gelmez.

Ekonomik kriz, finansal bozulmanın reel ekonomik faaliyeti yaygın biçimde daralttığı aşamadır.

16–17 EYLÜL’DE ZİNCİR NEREDE KESİLDİ?

Son olayda düzenleyici müdahalenin zamanlaması elbette tartışılabilir. Nitekim MSCI daha Haziran ayında Türkiye piyasasında bazı küçük şirketler ve bunlarla bağlantılı olduğu düşünülen fonlar bakımından gerçek nihai sahiplik, koordineli işlemler ve yapay biçimde yüksek görünen free-float oranları hakkında açık uyarılarda bulunmuştu. Dolayısıyla kırılganlıkların daha erken teşhis edilmesi gerektiği söylenebilir.

Buna karşılık kriz başladıktan sonra yapılan müdahalenin önemini de teslim etmek gerekir. TCMB fonlamayı artırdı, bankaların borçlanma imkânları genişletildi; SPK bazı fonlara müdahale etti ve tasfiye süreçlerini başlattı. Finansal İstikrar Komitesi ise problemin belirli alanlarda yoğunlaştığını ve yönetilebilir nitelikte olduğunu açıkladı.

Şimdilik görünen, yerel bir likidite krizinin sistemik finansal krize dönüşmesinin engellendiğidir. Fakat tasfiye süreçleri devam ettiği için “kriz tamamen bitti” demek için erkendir.

KRİZ BİR OLAY DEĞİL SÜREÇTİR

Bütün mekanizmayı tek bir zincir halinde ifade edebiliriz:

Finansal kırılganlık → spekülatif balon → fiyat çöküşü → fire sale → likidite krizi → ödeme gücü krizi → sistemik finansal kriz → bankacılık krizi → kredi daralması → ekonomik kriz.

Fakat bu zincirdeki okların hiçbiri kaçınılmaz değildir. İyi finansal düzenleme ve kriz yönetiminin görevi tam olarak şudur:

Bir halkadaki sorunun bir sonraki halkaya geçmesini engellemek.

16–17 Eylül tecrübesinin en önemli dersi belki de budur. Kriz kelimesini yaşadığımız zararın büyüklüğüne göre değil, sorunun finansal ve reel ekonomi içinde ne kadar yayıldığına göre kullanmak gerekir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...