Vergide “Bir Defaya Mahsus” olanın kalıcılığı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Vergi mevzuatımızda yapılandırma kanunları artık istisna değil, neredeyse bir takvim. Asıl sorun afların adının her seferinde değişmesi değil; mükellefin ödeme davranışını, şirketlerin de finansman planını bu takvime göre kurmaya başlaması.

Vergi kanunlarımızdaki “geçici” maddelerin nasıl kalıcılaştığını çarpıcı bir sayımla ortaya koyuluyor. Okurken aklıma aynı paradoksun daha pahalı bir kardeşi geldi: “Bir Defaya Mahsus” olduğu söylenen vergi yapılandırmaları.

Her yapılandırma kanununun gerekçesinde benzer cümleler okuruz: Olağanüstü ekonomik koşullar, mükelleflerin ödeme güçlüğü, kamu alacaklarının tahsil kabiliyetinin artırılması, idare ile mükellef arasındaki uyuşmazlıkların azaltılması. Kamuoyuna verilen mesaj da her seferinde aynıdır: Bu son fırsat. Değildi. Hiçbiri olmadı.

ADI DEĞİŞİYOR KENDİSİ DEĞİŞMİYOR

Kanun başlığında “af” kelimesinin açıkça kullanıldığı son örnek, 1974 yılında Cumhuriyetin 50’nci yılı nedeniyle çıkarılan kanundur. Sonrasında kelime dağarcığımız hayli zenginleşti. 2003’te “Vergi Barışı” dedik, 2008’de “uzlaşma yoluyla tahsil”, 2011’den bu yana ise neredeyse sabitlenmiş bir kalıp kullanıyoruz: “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması.”

İsim değişikliği teknik değil, iletişimsel bir tercih. Ancak mükellef açısından adı ne olursa olsun işlev aynı kalıyor: Gecikme faizi ve gecikme zammı yerine daha düşük bir endeksle güncelleme, vergi cezalarının kısmen ya da tamamen silinmesi, davaların vazgeçme karşılığında sona erdirilmesi, matrah artırımıyla geçmiş dönemlerin incelemeye karşı korunması ve işletme kayıtlarının düzeltilmesi.

KAÇ TANE? NASIL SAYDIĞINIZA BAĞLI

Tıpkı geçici madde sayımında olduğu gibi, burada da sonuç neyi saydığınıza göre değişiyor. 1924–2016 dönemini esas alan akademik çalışmalar 33–34 af düzenlemesinden söz ediyor. TBMM’nin 1920’deki ilk düzenlemesinden başlayan ve dar kapsamlı terkinleri de hesaba katan sayımlar 50’yi aşıyor. Güncel bir değerlendirmeye göre ise Cumhuriyet döneminde 41’inci düzenlemeye ulaşmış durumdayız.

Rakamlar farklı, eğilim aynı: 1924–1960 arasında 7, 1961–1980 arasında 8, 1981–2000 arasında 11, 2000 sonrasında ise 15 af düzenlemesi. Yani af, zaman içinde seyrekleşmemiş; tam tersine sıklaşmış.

Yalnızca son yirmi yılın kapsamlı yapılandırmalarına bakalım:

Not: Tablo kapsamlı yapılandırma kanunlarını içerir; kısmi terkin ve sektörel düzenlemeler dahil edilmemiştir.

Yirmi yılda on kanun. Ortalama iki yılda bir. 2016–2018 arasında üç yıl üst üste. Bir mükellef için bu, istisnai bir fırsat değil; takvime işlenebilecek bir olaydır.

2026: AF DEĞİL AMA AYNI SÖZLÜĞÜN YENİ KELİMESİ

Bu yılın Haziran ayında yürürlüğe giren 7582 sayılı Kanun ile 6183 sayılı Kanun’un 48. maddesindeki taksitlendirme süresi 36 aydan 72 aya çıkarıldı. Teknik olarak bu bir af değil: faiz silinmiyor, alacağın aslı korunuyor, tecil faizi işlemeye devam ediyor.

Açıkça söyleyeyim; yön doğru. Kanunda kalıcı olarak yer alan, herkese açık, kurala bağlı bir ödeme kolaylığı, dönemsel aflardan çok daha sağlıklı bir modeldir. Ne var ki düzenleme gündeme geldiğinde piyasada sorulan ilk soru “Bu af mı?” oldu; ikincisi ise “Asıl af ne zaman?”. Bu iki soru, yirmi yılda nasıl bir beklenti kültürü inşa ettiğimizi tek başına özetliyor.

FİNANS YÖNETİCİSİNİN MASASINDAN: AF BEKLENTİSİ BİR FON KAYNAĞI

Kurumsal finans ve CFO hizmetleri pratiğinde bu tabloyu çok somut biçimde görüyoruz. Nakit sıkışan bir işletmenin finans yöneticisinin önünde iki seçenek vardır: Banka kredisi kullanmak ya da vergi ve prim borçlarını biriktirmek. Yapılandırma sıklığı iki yıl civarındaysa ve gecikme zammı ile piyasa faizi arasındaki makas açıldıysa, rasyonel bir yönetici için kamu borcu, bankadan daha ucuz ve teminatsız bir fon kaynağına dönüşür.

Bağımsız denetçi gözüyle bunun izleri bilançolarda açıkça görülür: “Ödenecek Vergi ve Fonlar” ile “Ödenecek Sosyal Güvenlik Kesintileri” kalemlerinin olağan faaliyet hacmiyle açıklanamayacak ölçüde büyümesi, vadesi geçmiş kamu borçlarının işletme sermayesinin fiilî bir bileşeni haline gelmesi. Konkordato dosyalarında ise kamu alacaklarının borç yapısı içindeki ağırlığı çoğu zaman projenin fizibilitesini belirleyen unsur olur; bu nedenle 6183 sayılı Kanun’un 48. maddesindeki 72 aylık süre, konkordato projeleri açısından da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir değişikliktir.

Matrah artırımı ve kayıt düzeltme hükümleri de benzer bir sinyal verir. Kasa ve ortaklardan alacaklar hesaplarının periyodik olarak düşük maliyetle “temizlenebildiği” bir sistemde, yanlış kaydın bedeli yoktur; yalnızca bir sonraki yapılandırmaya kadar bekleme süresi vardır. Denetçi olarak raporlarımızda yazdığımız bulguların önemli bir kısmının, iki yıl sonra bir kanun maddesiyle kendiliğinden hükümsüzleşmesi, iç kontrol disiplinini en çok aşındıran şeydir.

DÜRÜST MÜKELLEFİN HESABI

Anayasa’nın 73. maddesi, vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımını maliye politikasının amacı olarak koyar. Beyannamesini zamanında veren, vergisini vadesinde ödeyen mükellefe sistemin sunduğu ödül bellidir: Gelir Vergisi Kanunu’nun 121. maddesindeki yüzde 5’lik vergi indirimi, belirli şartlar ve tutar sınırıyla. Ödemeyen mükellefe ise yaklaşık iki yılda bir, faizin ve cezanın büyük kısmının silindiği bir kapı açılıyor.

Bu asimetri, uzun vadede vergi ahlakını doğrudan etkiler. Basına yansıyan verilere göre vatandaşın tahakkuk eden vergiyi ödeme oranı 2004’te yüzde 93 ile zirve yapmış, sonraki yıllarda sık yapılandırmalarla birlikte yüzde 81 düzeyine gerilemiştir. Rakamların kesinliği tartışılabilir; ama yönü, kurduğumuz teşvik yapısının neyi ödüllendirdiği konusunda yeterince açıktır.

NE YAPILMALI?

Yapılandırmanın tamamen yasaklanmasını önermiyorum. Deprem, salgın ya da ağır bir finansal kriz gibi gerçekten olağanüstü dönemlerde kamu alacağının bir bölümünden vazgeçmek, tamamını hiç tahsil edememekten iyidir. Sorun aracın kendisi değil, kullanım sıklığı ve öngörülebilirliğidir. Bu nedenle şu adımları öneriyorum:

1. Kalıcı yol, dönemsel yolun yerini almalı. 6183 sayılı Kanun’un 48. maddesi ve VUK’taki pişmanlık, uzlaşma ve cezada indirim müesseseleri, ödeme güçlüğü çeken mükellef için yeterli ve her zaman açık bir kanal haline getirilmeli. 2026 değişikliği bu yönde atılmış bir adımdır; dönemsel afların yerini alacaksa ancak anlamlıdır.

2. Kanuni bir “af freni” getirilmeli. Kapsamlı bir yapılandırmadan yararlanan mükellefin belirli bir süre (örneğin beş yıl) yeni bir yapılandırmadan yararlanamaması ya da yapılandırma kanunlarının asgari bir aralıkla çıkarılabilmesi kanunla düzenlenmeli.

3. Matrah artırımı ve kayıt düzeltme dönemsel değil, maliyetli ve kalıcı olmalı. Pek çok ülkede uygulanan gönüllü beyan programları gibi, mükellefin geçmiş hatasını her zaman düzeltebildiği ama bunun bir bedelinin olduğu bir sistem, iki yılda bir açılan kapıdan daha adil ve daha etkilidir.

4. Etki analizi kamuoyuyla paylaşılmalı. Her yapılandırmanın ardından yapılandırılan tutar, fiilen tahsil edilen tutar ve taksiti bozulan başvuruların oranı Gelir İdaresi ve SGK tarafından düzenli olarak açıklanmalı. Ölçülmeyen bir aracın başarısı iddia edilemez.

5. Uyumlu mükellef ödülü güçlendirilmeli. Vergiye uyumlu mükellefe tanınan indirim, hem oran hem tutar sınırı bakımından yeniden ele alınmalı; dürüst mükellef, sistemin en çok kazandırdığı kişi olmalı.

Sonuç

Vergi hukukunda öngörülebilirlik, mükellefin ne kadar vergi ödeyeceğini önceden bilebilmesi demektir. Bizde ise mükellef, ne kadar ödeyeceğinden çok, ne zaman ödemeyebileceğini daha isabetli tahmin eder hale geldi.

“Bir defaya mahsus” ifadesinin yirmi yılda on kez tekrarlandığı bir mevzuatta mükellefin öğrendiği tek ders beklemektir. Ve belki de işin özeti şudur:

Türk vergi sisteminde en öngörülebilir olay, hiç öngörülmemesi gereken aftır.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...